Önceki ayet· 2:51Sonraki ayet· 2:53

Bakara Suresi 52. Ayet· 2:52

↗ Bakara suresi
Medeni
ثُمَّ عَفَوۡنَا عَنكُم مِّنۢ بَعۡدِ ذَٰلِكَ لَعَلَّكُمۡ تَشۡكُرُونَ
Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Sonra bunun ardından, şükredersiniz diye, sizi bağışlamıştık
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Belki şükredersiniz diye bunun ardından da sizi affetmiştik..
Süleyman Ateş
Bundan sonra da yine belki şükredersiniz diye sizi affetmiştik.
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.3%
İngilizce
Then We forgave you after that so perhaps you would be grateful
Fransızca
Mais en dépit de cela Nous vous pardonnâmes, afin que vous reconnaissiez (Nos bienfaits à votre égard)
İspanyolca
Luego, a pesar de eso, los perdoné para que fueran agradecidos
Rusça
После этого Мы простили вас, - быть может, вы будете благодарны
Endonezce
Kemudian Kami memaafkan kamu setelah itu, agar kamu bersyukur
Bengalce
তারপর আমি তাতেও তোমাদেরকে ক্ষমা করে দিয়েছি, যাতে তোমরা কৃতজ্ঞতা স্বীকার করে নাও।
Çince
在那件事之后,我恕饶了你们,以便你们感谢。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Tövbenizden sonra sizi affettik. Umulur ki, Allah'a güzel bir şekilde itaat ve ibadet ile şükredersiniz diye sizleri cezalandırmadık.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
49- Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından kurtarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor; oğullarınızı boğazlıyor ve kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir nimet bulunuyor. 50- Hani sizin için denizi yarıp sizi kurtarmış, Firavun ve hanedanını ise gözleriniz önünde suda boğmuştuk. 51- Hani hatırlayın Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sonra siz de tutup O’nun arkasından buzağı(yı ilah) edindiniz de (kendinize) zulmettiniz. 52- Sonra bunun ardından şükredersiniz diye sizi affetmiştik. 53- Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik. 54- Hatırlayın, Mûsâ kavmine şöyle demişti:“Ey kavmim, gerçekten siz buzağıyı (ilâh) edinmekle kendinize zulmettiniz. Hemen Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi/birbirinizi öldürün. Bu, Yaradanınız katında sizin için daha hayırlıdır.” Böylelikle tevbenizi kabul etti. Gerçekten O, kullarının tevbelerini çok kabul edendir, çok merhametlidir. 55- Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de (o anda) siz bakıp dururken yıldırım sizi çarpmıştı. 56- Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. 57- (Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin”(dedik). Onlar bize zulmetmediler, ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler. 49-54. Burada Yüce Allah İsrailoğullarına nimetlerini tafsilatı ile saymaya başlayarak şöyle buyurmaktadır:“Hatırlayın ki sizi Firavun hanedanından” Firavun’dan, onun ileri gelenlerinden ve askerlerinden “kurtarmıştık.” Bundan önce ise “Onlar size azabın en kötüsünü tattırıyor” sizleri çeşitli işlerde ve hizmetlerinde (köle olarak) kullanıyorlardı. “Azabın en kötüsü” azabın en ağırı demektir ki o da şudur: “oğullarınızı boğazlıyor” çoğalırsınız korkusu ile boğazlayarak öldürüyorlar “kız çocuklarınızı diri bırakıyorlardı” onları öldürmüyorlardı. Böylece sizler ya öldürülüyor yahut da ağır işlerde çalıştırılıp zelil edilmek üzere hayatta bırakılıyordunuz ki bu da o kimseye bir lütuf olarak gösteriliyor ve onun üzerinde üstünlük kurularak yapılıyordu. Bu ise aşağılanmalarının en ileri derecesidir. İşte Yüce Allah onları (bu durumda iken) tam anlamı ile kurtarmış ve gözleri iyice aydın olsun diye bakıp dururlarken düşmanlarını suda boğmuştu. “Bunda” kurtarılmanızda, “sizin için Rabb’iniz tarafından büyük bir nimet” yani lütuf ve ihsan “bulunuyor.” İşte bu da şükretmenizi ve O’nun emirlerini yerine getirmenizi gerektiren hususlardandır. Daha sonra Yüce Allah, onlara büyük bir nimet olan, genel ve kapsamlı maslahatlar içeren Tevrat’ı onlara indirmek için Mûsâ aleyhisselam ile kırk gece sözleşmesi yönündeki lütfunu hatırlatmaktadır. Ancak onlar bu sözleşme süresinin tamamlanmasına kadar sabredemediler. O’nun arkasından yani Musa’nın gidişinden sonra buzağıya taptılar. “(kendinize) zulmettiniz” Yani zulmettiğinizi de biliyordunuz. Size karşı delil ortaya konulmuştu. İşte böylesi suçun ve günahın en büyüğüdür. Daha sonra O, size tevbe etmenizi emretti, bu tevbenin de birbirinizi öldürmek şeklinde olacağını Peygamberi Mûsâ aleyhisselam’ın diliyle bildirdi. Bunu yapınca da Allah “şükredersiniz diye” sizi affetti. [“Hani doğru yola gelirsiniz diye Mûsâ’ya Kitab’ı ve Furkan’ı vermiştik.” Yani şu nimetimizi de hatırlayın ki biz, sapıklıktan kurtulup hidayete kavuşmanız için Musa’ya hakkı batıldan ayıran Kitabı -ki o Tevratt’tır- vermiştik.] 55. “Hani “Ey Mûsâ, biz Allah’ı aşikâre görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz.” İşte bu, Yüce Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gösterilen küstahlığın en ileri derecesidir. “(o anda) siz bakıp dururken” yani, her biri arkadaşına bakıp durduğu bir sırada “yıldırım sizi çarpmıştı” buradaki yıldırımdan kasıt ya ölüm yahut ileri derecedeki baygınlıktır. 56. “Sonra ölümünüzün ardından şükredesiniz diye sizi tekrar diriltmiştik.” Yüce Allah daha sonra onları ne gölgesi ne de geniş rızıkları olan Tih çölünde nasıl nimetlendirdiğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: 57. “(Tih’de) sizi bulutla gölgelendirdik, size men ve selvâ indirdik”“Men” kelimesi yorulmaya gerek kalmaksızın elde edilen her türlü güzel rızkı kapsayan geniş anlamlı bir isimdir. Zencefil, mantar, ebegümeci otu ve benzeri şeyler bu kabildendir. “Selvâ” ise bıldırcın diye adlandırılan, eti lezzetli küçük bir kuştur. Böylece kendilerine yetecek ve onları besleyecek kadar men ve selvâ üzerlerine inerdi. “Size verdiğimiz helâl ve temiz rızıklardan yiyin.” Yani bu, müreffeh şehirlerin ahalisinin bile benzerini elde edemediği bir rızıktır. Ancak onlar bu nimete de şükretmediler. Kalplerinin katılığı ve çokça günah işlemeleri devam edip durdu. “Onlar bize zulmetmediler.” Yani emirlerimize muhalif bu fiilleri işlemekle zulümleri bize değildi; çünkü Yüce Allah itaatkârların itaatlerinden fayda görmediği gibi, isyankârların isyanlarından da zarar görmez. “Ancak kendi kendilerine zulmetmekteydiler.” Bunun zararı da kendilerine dönüyordu.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Hz. Mûsâ, gerek Tevrat’ta gerekse Kur’an-ı Kerîm’de kendisine en geniş yer ayrılmış bulunan peygamberdir. Kur’an’da 136 defa adı geçer. Tevrat’ın beş kitabından dördü (Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) onu ve başından geçenleri anlatır. Tevrat’a göre Hz. Mûsâ, Ya‘kub’un oğullarından Levi’nin soyundandır. Babası Amram (İmrân), annesi Yokebed’dir (Çıkış, 6/18-20). İslâmî kaynaklarda yer alan ve ana hatlarıyla Tevrat’ın verdikleriyle uyuşan bilgilere göre Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıl Mısır firavunu, yüzyıllardır bu ülkede yaşayan ve sosyo-ekonomik durumları gittikçe kötüleşen İsrâiloğulları arasından çıkacak birinin kendi saltanatını elinden alacağına işaret eden bir rüya görmüş; bunun üzerine onların erkek çocukları hakkında ölüm fermanı çıkarmıştı. Sıkı bir şekilde uygulanan bu katliamdan Mûsâ’yı kurtarmak isteyen annesi, Allah’ın emri uyarınca onu (üç aylıkken, harç ve ziftle sıvadığı bir sepete koyarak; Çıkış, 2/2-3) Nil nehrine bırakmış, ablasına da gelişmeleri uzaktan takip etmesini söylemişti. Nihayet Firavun’un ailesi bebeği bularak Firavun’un eşi Âsiye’ye getirirler. Çocuğun hayatına kıyılmaması ve kendisinde kalması hususunda kocasını da razı eden Âsiye, onun için bir süt annesi arar; fakat çocuk hiçbir kadının memesini emmez. Durumu öğrenen ablası onlara annesini tavsiye eder (Tevrat’a göre Mûsâ’yı nehirde bulan ve onu emzirmesi için annesine veren, Firavun’un kızıdır; bk. Çıkış, 2/5) . Böylece evinde annesi tarafından emzirilen Mûsâ tekrar Firavun ailesine teslim edilir; okuma yazma da dahil olmak üzere çok iyi bir eğitim görür. Olgunluk çağına ulaşınca Allah tarafından kendisine “hüküm ve ilim” verilir (genişbilgi için bk. Kasas 28/7 vd.; krş. Çıkış, 2/2-10). İsrâiloğulları’ndan birinin Mısırlı biriyle dövüştüğünü gören Mûsâ, İsrailli’nin yardım istemesi üzerine Mısırlı’ya bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu. Beklemediği bu durum karşısında Allah’tan af diledi; Allah da onu bağışladı (Kasas 28/15-16). Ertesi gün olayın duyulması üzerine yetkililer Mûsâ’nın öldürülmesine karar verdiler. Durumu öğrenen Mûsâ Medyen’e kaçtı. Burada tanıştığı bir kızla evlendi ve sekiz (veya on) yıl boyunca kayınpederinin koyun sürüsünü güttü. Daha sonra Mısır’a dönmek üzere ailesiyle birlikte yola çıktı. Yolda, Sînâ (Tûr) dağının yanında gördüğü bir ateşe yaklaştığında yakındaki bir ağaçtan “Ey Mûsâ! Muhakkak âlemlerin rabbi olan Allah benim!” şeklinde bir ses geldi ve bu sözle başlayan ilk vahye muhatap oldu (bu ve daha başka vesilelerle Allah kendisine aracısız hitap ettiği için Hz. Mûsâ “kelîmullah” diye anılır). Bu arada Allah tarafından kendisine, asâsının yılana dönüşebilmesi ve elinin kar gibi beyazlaşması şeklinde iki mûcize verildi ve Firavun’a gidip kavmini onun zulmünden kurtarmakla görevlendirildi; isteği üzerine kendisinden daha güzel konuşan büyük kardeşi Hârûn’u da yanına alması uygun görüldü. Mûsâ, ailesini Medyen’e geri göndererek Mısır’a gitti ve Hârûn’u da yanına alıp Firavun’un huzuruna çıktı. Ona Allah’ın elçisi olduğunu bildirdi ve İsrâiloğulları’nın kendisiyle birlikte Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istedi. Ancak, mûcizeler göstermesine rağmen Firavun’u ikna edemedi; bu arada Firavun ve Mısır halkının başına gelen şiddetli felâketler de Firavun’un ikna olmasına yetmedi. Her felâket gelmesinde Mûsâ’ya, eğer Allah’a dua edip kendilerini musibetten kurtarırsa isteğini yerine getireceğine dair söz veriyor, fakat sıkıntı geçince sözünden dönüyordu (ayrıntılı bilgi için bk. A‘râf 7/103-138). Nihayet Allah’ın buyruğu uyarınca Mûsâ, bir gece İsrâiloğulları’nı yanına alarak, Sînâ’ya geçmek üzere gizlice Kızıldeniz’e doğru yola çıktı; sabahleyin durumu öğrenen Firavun da kuvvet toplayarak peşlerine düştü. Bir mûcize sonucu denizin yol vermesiyle Mûsâ ve kavmi karşıya geçerken, aynı yoldan geçmeye kalkışan Firavun ve beraberindekiler boğulup gittiler. Kavmiyle birlikte Sînâ’ya ulaşan Mûsâ, onların başına Hârûn’u bırakarak ilâhî vahyi almak üzere Tûr’a gitti ve kırk gece orada kaldı. Bu arada kavmi, Hârûn’un ikazlarına rağmen, Sâmirî isimli bir kuyumcunun yaptığı altın buzağı heykeline tapmaya başladı. Döndüğünde durumu öğrenince son derece üzülen ve öfkelenen Mûsâ, kavminden seçtiği yetmiş kişiyle birlikte, işledikleri günahlardan dolayı tövbe etmek üzere tekrar Tûrisînâ’ya gitti. Hz. Mûsâ İsrâiloğulları’nı, Allah’ın kendileri için takdir ettiği kutsal topraklara götürmek istedi. Fakat kavmi onun bu isteğini reddettiği için arz-ı mev‘ûd kendilerine kırk yıl haram kılındı ve bu süre içinde, Hz. Mûsâ da yanlarında olmak üzere, çölde dolaşıp durdular (Mâide 5/21-26). Tevrat’taki bilgilere göre kırk yıllık çöl hayatının sonuna doğru Hz. Hârûn 123 yaşında Hor dağında öldü; daha sonra arz-ı mev‘ûda yaklaştıklarında da Hz. Mûsâ 120 yaşında vefat etti; Moab diyarında Beyt-peor karşısındaki dereye defnedildi (Tesniye, 32/50; 34/6-7). Bakara sûresinin yukarıda meâli verilen kısmı, Hz. Mûsâ’nın hayatından, Kızıldeniz’i geçmesiyle başlayan bir kesit içermekte olup İsrâiloğulları’nın tarihine dair ayrıntılı bilgilerin yer aldığı A‘râf sûresindeki yirmi iki âyetin (141-162) tam bir özetidir. Ancak A‘râf sûresindekilere ilâveten burada bazı bilgiler daha bulunmaktadır. Şöyle ki: 52. âyette, İsrâiloğulları’nın, altın buzağıyı tanrı edinmelerinden sonra Allah tarafından affedildikleri, 55. âyette tekrar yoldan çıkarak, Allah’ı açıkça görmedikçe Mûsâ’ya inanmayacaklarını açıkladıkları, bu yüzden yıldırım felaketine uğratılarak yerle bir edildikleri, 56. âyette de ölülerin dirilmesini andırır bir şekilde ayılıp kendilerine geldikleri bildirilmektedir (bu olay hakkında geniş açıklama için ayrıca bk. A‘râf 7/141-162). Yukarıda da özetle belirtildiği üzere, Hz. Mûsâ Mısır’a giderek burada Firavunlar yönetiminde yüzyıllar boyu esir ve parya muamelesi gören İsrâiloğulları’nı kurtarmak istemiş; ancak uzun tartışmalara ve mücadelelere rağmen Firavun’u ikna edemeyince kavmini yanına alarak Mısır’dan kaçmış; İsrâiloğulları, bir mûcize eseri olarak yarılıp kendilerine yol açan Kızıldeniz’den geçerken, onları takip eden Firavun ve onun güçleri, denizin tekrar eski halini almasıyla boğulup gitmişlerdir. Bu suretle İsrâiloğulları’nı Sînâ’ya geçiren Hz. Mûsâ, Allah’ın buyruğuna uyarak, şeriat hükümlerini öğrenmek ve Tevrat levhalarını almak üzere Tûr’a gitmiş, kırk gün burada kalmıştır. Bu sırada Mûsâ’ya vekâlet eden Hz. Hârûn’un muhalefetine rağmen İsrâiloğulları Sâmirî denilen bir kuyumcunun imal ettiği altın buzağı heykeline tapmaya başladılar. 54. âyette bu buzağıya tapma olayı İsrâiloğulları’nın nefislerine zulmetmesi şeklinde değerlendirilmiştir. Sözlükte zulüm kelimesi “bir şeyi olması gerekenin dışına saptırma, adaletsizlik, zorbalık, haksızlık, kötülük” gibi anlamlar ifade etmekte olup, terim olarak genellikle “dinî ve ahlâkî kanunlarda belirlenmiş sınırları aşan; adalet, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine ters düşen davranışlar” için kullanılır. Ayrıca hukuk ve ahlâk dilinde, çok genel bir ifade ile “haktan bâtıla sapmak, rızâsına aykırı olarak birinin mülkü üzerinde tasarrufta bulunmaya kalkışmak, haddi aşmak” gibi tanımların yapıldığı da görülür. Kur’an-ı Kerîm’de çeşitli isim ve fiil kalıplarıyla pek çok âyette geçen zulüm kelimesi, biri itikad, diğeri ahlâk alanıyla ilgili olmak üzere iki ayrı bağlamda kullanılır. İlk kullanıma göre zulüm kelimesi genellikle şirk, inkâr, günahkârlık (fısk, fücûr), itikadî ve amelî bakımdan Allah’ın koyduğu kuralları, sınırları çiğneme, aşma (taaddî, israf) gibi kavramlarla yakın bir anlam ifade eder. Buna göre “Şirk büyük bir zulümdür” (Lokmân 31/13); “Kâfirler zalimlerin ta kendileridir” (Bakara 2/254); “Her kim Allah’ın koyduğu kuralları çiğnerse işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Bakara 2/229; A‘râf 7/19; Talâk 65/1). Kur’an’da ahlâkî bağlamdaki kullanımına göre zulüm kelimesi hak, hürriyet, eşitlik gibi konulara ilişkin olarak “haddi aşmak ve başkasının hakkını ihlâl etmek, başkasına zarar vermek” anlamını ifade eder. Bu tanıma göre zulüm, “haksızlık ve adaletsizlik” demek olup her şeyden önce Allah için düşünülmesi imkânsız olan bir durumdur. Zira “Allah kullarına asla zulmedici değildir” (Âl-i İmrân 3/182; Enfâl 8/51; Hac 22/10). Hiçbir kimse O’ndan “kıl payı kadar bile haksızlık görmez” (Nisâ 4/49). Şu halde bu anlamıyla zulüm dinî sorumluluğu olan, akıl sahibi varlıklara özgü bir tutum olup, Allah tarafından kesinlikle haram kılınmıştır. Ayrıca kişi, kime karşı ve ne tür bir kötülük işlemiş olursa olsun, aslında Kur’an-ı Kerîm’e göre bu kötülüğü öncelikle kendi nefsine karşı işlemiştir (bununla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdülbâk^, Mu‘cem, “zlm” md.; hadisler için bk. Wensinck, Mu‘cem, “zlm” md.). Nitekim konumuz olan kısmın 54. âyetinde de İsrâiloğulları’nın, altın buzağıya taparak şirke sapmak suretiyle inanç ve amel konusunda Allah’ın koyduğu sınırı aşmaları, böylece bir kuralı çiğnemeleri sebebiyle onlara “Şüphesiz siz buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize zulmettiniz” buyurulmuştur. A‘râf sûresindeki bilgilere göre, Sînâ dağından dönen Mûsâ’nın, bu ağır suçtan dolayı gösterdiği çok sert tepkinin ardından yüce Allah, şükretmelerine (ıslah olup kendilerine gelmelerine) bir fırsat vermek üzere onları bağışlamış; bu arada Hz. Mûsâ, onlardan, altın buzağıyı tanrı edinerek Allah’a şirk koşmuş olmalarından dolayı tövbe edip yaratanlarından af dilemelerini istemiş ve “Nefislerinizi öldürün” demiştir. Bu son ifadeden neyin kastedildiği hususunda kesin bilgi yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu bu ifadeyi “Birbirinizi öldürün” şeklinde anlamışlardır. Fakat Kur’an’da ve sahih hadislerde bunu destekleyen bir kanıta rastlanmamaktadır. Buna karşılık Tevrat’ın “Çıkış” bölümünde (32/27-28), Tanrı’nın buzağıya tapanlara, cezalarını çekmek üzere, ellerine kılıçlarını alarak birbirini öldürmelerini emrettiği, böylece baba oğul demeden insanların birbiriyle çarpıştığı ve neticede 3000 kişinin öldürüldüğü bildirilmektedir. Bu ifade, genellikle peygamberlerini dinlememeyi alışkanlık haline getiren İsrâiloğulları’nın, bu yüzden iç savaşa kadar varan toplumsal bir ihtilâfa düşüp kan döktüklerine ve ancak Hz. Mûsâ’nın gayretleriyle iç barışı sağladıklarına işaret eder. M. Reşîd Rızâ, makbul (nasûh) bir tövbenin, kötülükten vazgeçerek pişman olup özür dilemekle, ibadet ve hayırlı amellere yönelmekle gerçekleşebileceğini, bunun ise genellikle insan nefsine çok ağır geldiğini ifade ederek, âyetteki nefsi öldürmekten böyle bir tövbenin kast edilmiş olabileceğini düşünür (I, 320). Mutasavvıflar ise “Nefislerinizi öldürün” buyruğunu, “Kötü duygularınızı, bencil isteklerinizi yok ediniz” şeklinde ahlâkî arınma mânasında yorumlamışlardır.
Bakara Suresi 52. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Tövbenizden sonra sizi affettik. Umulur ki, Allah'a güzel bir şekilde itaat ve ibadet ile şükredersiniz diye sizleri cezalandırmadık.