Diyanet İşlerien ayrışan
Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele
Elmalılı Hamdi Yazır
Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Yemin olsun ki, sizi korku, açlık; mallardan-canlardan-meyvelerden eksiltme türünden bir şeyle mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenlere müjdele.
Süleyman Ateş
Andolsun, sizi korku, açlık, mallar(ınız)dan canlar(ınız)dan ve ürünler(iniz)den eksiltmek gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Yemin olsun ki biz, düşmanınızdan korkmanız, yemek kıtlığından dolayı yaşadığınız açlık, mal ve mülkün yok olması yahut mal ve mülk edinmenin zorlaşmasından dolayı nadir hale gelmesi, insanların ölümüne sebep olan afetler yahut Allah yolunda şehit olarak can vermeniz, toprak ürünlerinin eksilmesi gibi musibetlerle sizleri imtihan etmekteyiz. Ey peygamber! Sen bu musibetlere sabredenleri dünya ve ahiret yurdunda mutlu edecek haberlerle müjdele.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
155- Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele! 156- Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında:“Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz” derler. 157- İşte Rab’lerinden bir övgü ve bir rahmet, onların üzerinedir ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.
155. “Andolsun sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz.” Yüce Allah kimin doğru ve samimi, kimin de yalancı, kimin sabırlı, kimin de tahammülsüz olduğunu açıkça ortaya çıkarmak için kullarını çeşitli imtihanlarla sınamasının kaçınılmaz olduğunu haber vermektedir. Allah'ın kullarına uyguladığı sünneti/kanunu budur. Çünkü iman ehlinin rahat ve huzuru devam edip gidecek ve herhangi bir mihnet ve sıkıntı meydana gelmeyecek olursa -fesadın tâ kendisi olan- “karışma” ortaya çıkar ki Yüce Allah’ın hikmeti, hayır ehlinin şer ehlinden ayırt edilmesini gerektirmektedir. İşte imtihanın faydası budur. Bunun maksadı mü’minlerin sahip oldukları imanı ortadan kaldırmak ya da onları dinlerinden döndürmek değildir. Çünkü Allah mü’minlerin imanını zayi etmez. Yüce Allah bu âyet-i kerimede kullarını düşmanlardan kaynaklanan “biraz korku” diğer taraftan da “biraz açlık” ile imtihan edeceğini haber vermektedir. Burada “biraz” denmiştir, çünkü onları korkunun tamamı yahut açlığın tamamı ile imtihan edecek olursa helâk olurlar. Oysa imtihan helâk edici değildir, arındırıcıdır, temizleyicidir. “Mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle” Bu da gerek semavi birtakım afetler, gerek su baskını, gerek kaybolma gibi, malların karşı karşıya kalacağı eksiltici her türlü hususu kapsar. Zalim yöneticilerin, yol kesicilerin ve bunlara benzer kimselerin malları alması da bu kapsama girer. “Canlardaki eksiklik” ise evlat, akraba, arkadaş gibi sevilenlerin yitirilmesini ve kulun gerek kendi bedenindeki gerekse sevdiklerinin bedenindeki türlü hastalıkları kapsar. “Ürünlerdeki eksiklik” de tahıl, hurma ve bütün ağaçların meyveleri ile yeşilliklerin soğuk, dolu, yangın yahut da çekirge ve buna benzer semavi afetlerle eksiltilmesidir. Bu hususlar mutlaka meydana gelecektir. Çünkü her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah, bunların meydana geleceğini haber vermiştir. Nitekim haber verdiği de ortaya çıkmıştır, çıkacaktır. İşte bunlar meydana geldi mi de insanlar iki kısım olurlar: tahammül gösteremeyen sabırsızlar ve sabredip katlananlar. Tahammül gösteremeyen kimseler iki musibetle karşı karşıya kalırlar. Hem sevdiklerini kaybetmek -ki bu böyle bir musibetin ortaya çıkmasıyla olur- hem de onlardan daha büyük bir şeyi elden kaçırmak ki bu da Allah’ın sabır emrini yerine getirmekle elde edilecek ecir ve mükâfattır. Böyle bir kimse hem zarara uğrar, hem de mükâfattan mahrum kalır, üstelik sahip olduğu imanda da eksiklik söz konusu olur. Sabır, rıza ve şükür fırsatını da kaybetmiş olur. Aşırı eksiklik ve mahrumiyete delalet eden ilâhi gazaba da mahkûm olur. Bu musibetlerin ortaya çıkması halinde Allah’ın sabredebilme muvaffakiyetini ihsan ettiği ve buna bağlı olarak kendisini (ilâhi kadere karşı) sözlü ve fiili olarak öfkelenmekten alıkoyan, bunun mükâfatını Allah’tan bekleyen, sabrı dolayısıyla elde edeceği ecir ve mükâfatın karşılaştığı musibetten daha büyük olduğunu bilen, hatta karşılaştığı musibet kendisi için daha hayırlı ve kaybettiklerinden daha faydalı şeyleri elde etmek için bir vesile olduğundan dolayı bu musibetin kendisi hakkında gerçek bir nimete dönüştüğünü kabul eden bir kimse ise hem Allah’ın emrini yerine getirmiş hem de mükâfatı elde ederek kurtulmuş olur. İşte bundan dolayı Yüce Allah devamla:“Sabredenleri müjdele” buyurmaktadır. Yani bunlara ecirlerinin hesapsız bir şekilde kendilerine verileceğini müjdele. İşte bu büyük müjdeye nail olanlar ve bu muazzam mükâfatı elde edenler, ancak sabredenlerdir. Daha sonra Yüce Allah sabredenlerin niteliklerini şu buyrukları ile dile getirmektedir:
156. “Onlar kendilerine bir musibet” az önce sözü geçenlerden kalbe yahut bedene ya da her ikisine birden acı ve ızdırap veren herhangi bir şey “gelip çattığında: Hiç şüphesiz biz Allah’a aidiz”, O’nun mülküyüz, O’nun emri ve idaresi altındayız. Mallarımızdan ve canlarımızdan bize ait olan hiçbir şey yoktur. O, bunlardan herhangi birisi ile bize bir bela ve musibet verecek olursa merhametlilerin en merhametlisi, kendi kulları ve onların ellerinde bulunan mallar üzerinde tasarrufta bulunmuş demektir. O halde O’na itiraz edilmez. Kulun bu belanın, hikmeti sonsuz, mutlak malik ve kuluna kendi nefsinden bile daha merhametli olan zâttan geldiğini bilmesi ubudiyyetinin kemâlindendir. Bu sayede o, Allah’tan hoşnut olur, işleri -kendisi bunun farkına varmasa dahi- hayrına olacak şekilde çekip çevirmesinden ötürü O’na şükreder. Ayrıca bizler Allah’a ait olduğumuz gibi diriliş gününde de yine O’na döneceğiz ve herkes amelinin karşılığını görecektir. Eğer sabreder ve mükâfatımızı Allah’tan umacak olursak şüphesiz ecrimizi onun yanında eksiksiz buluruz. Eğer tahammülsüzlük gösterir ve başımıza gelene öfkelenecek olursak elimize gazaptan ve ecirden mahrum kalıştan başka bir şey geçmez. Kulun Allah’a ait ve O’na dönecek olduğunu bilmesi, sabretmesini sağlayan en büyük sebeplerindendir.
157. “İşte” sözü geçen şekilde sabır niteliğine sahip olanlar “Rab’lerinden bir övgü” yani bir yüceltme ve hallerinin güzelliğine bir iltifat “ve” çok büyük “bir rahmet onların üzerinedir.” Onlara olan rahmetinin bir tecellisi de onları kendisi sebebi ile mükemmel ecir ve mükâfata nail olacakları sabra muvaffak kılmasıdır. “ve hidayete erdirilenler de işte onlardır.” Yani onlar hakkı bilenlerdir -ki bununla burada Allah’a ait olduklarını ve O’na dönecek olduklarını bilmeleri kastedilmektedir- ve bu bilgiye uygun hareket edenlerdir ki bununla da Allah için sabretmeleri kastedilmektedir. Bu âyet-i kerime şunu da ifade etmektedir: Sabretmeyen kimse sabredenlerin görecekleri karşılıkların zıddını görecektir. Böyle bir kimse Allah tarafından yerilecek, ceza görecek, dalalet ve hüsran ile karşı karşıya kalacaktır. Bu iki kesim arasındaki fark ne kadar da büyüktür! “Sabredenlerin yorulmaları ne kadar az, tahammül gösteremeyenlerin sıkıntıları ise ne kadar büyüktür!” Bu son iki âyet-i kerime musibetler meydana gelmeden önce ruhları onlara hazırlamaktadır ki meydana geldikleri zaman ruhlara hafif gelsin. Böyle musibetler meydana geldiği takdirde musibetlere ne ile karşı konulacağı da belirtilmektedir ki bu da sabırdır. Sabra neyin yardımcı olduğu ve sabredenlerin alacağı mükâfatlar da açıklanmaktadır. Sabretmeyenin durumunu ise sabredenin halini bilmek suretiyle öğreniyoruz ki bu da sabredenin durumunun tam zıddıdır. Ayrıca böyle bir imtihan Allah’ın öteden beri var olan bir sünneti/kanunudur ki Allah’ın sünnetinde değişiklik olmaz. Yine bu âyetlerde musibetlerin çeşitleri de açıklanmaktadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Müslümanlar Mekke’den Medine’ye göç ederek müşriklerin saldırılarından kısmen kurtulmuşlardı. Bununla birlikte hicretin ilk yıllarında hâlâ kaygı ve korkuları vardı; yeni vatanları olan Medine de putperestlerin tehdidi altındaydı. Nitekim kısa zaman sonra çatışmalar başladı. Bu arada müslümanlar ağır maddî sıkıntı çekiyorlardı; hicret edenler mallarını geride bırakmışlardı; çatışmalarda da mal ve can kaybına uğruyorlardı. İmkânlarını kardeşçe paylaşmalarına rağmen –Peygamber ailesi de dahil olmak üzere– çok zaman günlerce karınlarını doyuramıyorlardı. Âyette özellikle Medine döneminin ilk yıllarındaki bu sıkıntılara işaret edilmekle beraber, genel anlamda Allah’ın insanları bu tür sıkıntılarla imtihan etmesi her zaman mümkün olduğundan, âyetin anlamı ve amacı da mutlak ve geneldir. Buna göre Allah müslümanları o zaman denemiştir, dilediği her zaman da dener. Allah’a dayanıp sıkıntıları altında ezilmeyenler hem dinî hem de dünyevî bakımdan hep kazanmışlardır; bu Allah’ın yasasıdır. Onun için 155. âyetin sonunda “Sabredenleri müjdele” buyurularak yeniden sabra vurgu yapılmış; 156. âyette bu sabrın imanla ve teslimiyetle bütünleşmiş bir sabır olduğu özellikle belirtilmiştir. Bu âyetler bir yandan Hz. Peygamber’le ona inanan ilk müslümanların sahip oldukları kesin imanla yüksek ahlâkı ve üstün moral gücünü yansıtmakta; bir yandan da örnek müslümanın karakteristik yapısını tanımlamaktadır. Bu yapının temel taşı Allah’a sarsılmaz iman, güven ve teslimiyettir; sadece Allah’a ait olduğumuzun ve en sonunda O’na döneceğimizin bilinci içinde, başarı ve kurtuluşu da yalnız Allah’tan beklemek, bu imanın bir ürünü olarak Allah karşısında her zaman ümitli ve iyimser olmak, düşmanlar karşısında da onurlu ve kişilikli olmaktır.
Meâlinde “lutuflar” şeklinde çevirdiğimiz 157. âyetteki salavât kelimesi salâtın çoğuludur. Tefsirlerde salât çoğunlukla “mağfiret” (bağış) kelimesiyle açıklanmıştır. Fahreddin er-Râzî ise bu âyetteki salât ve rahmet kelimelerini şöyle açıklar: “Salât Allah’tan olunca senâ, medih (övgü) ve yüceltme anlamına gelir; rahmet ise Allah’ın verdiği ve vereceği nimetlerdir” (IV, 155). Buna göre âyet, Hz. Peygamber ve müslümanların yaptığı gibi hayatın türlü zorluklarına karşı koyan; özellikle inançlarını, vatanlarını ve diğer yüksek değerlerini koruma uğruna karşılaştıkları sıkıntılara sabır ve metanetle direnen; Allah’a olan inançlarını, güven ve teslimiyetlerini, iyimserliklerini, sabır ve metanetlerini her zaman koruyan yüksek karakterli müminler için, daha yücesi düşünülemeyecek güzellikte bir iltifattır. Çünkü burada müminlere övgülerde bulunup onların hidayette olduklarını bildiren bizzat Allah’tır. Bir mümin için bundan daha büyük bir lutuf ve şeref düşünülemez.