Mekke ahalisi kâfirler, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e şöyle dediler: "Ey kendisine kitap indirildiğini iddia eden! Şüphesiz sen bu iddialarla bir delisin, bu şekilde delilerin yaptığını yapıyorsun."
6- Dediler ki:“Ey kendisine Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” 7- “Eğer doğru söylüyorsan bize melekleri getirsene!” 8- Biz, melekleri ancak hak (bir amaç) ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez. 9- Şüphe yok ki o Zikir’i biz indirdik, onu koruyacak olan da elbette biziz.
6. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayan kimseler, alay ederek “dediler ki: Ey kendisine” kendi iddiasınca “Zikir indirilen kişi, sen kesinlikle delisin.” Sen söyledin diye bizim sana uyacağımızı ve atalarımızın yolunu bırakacağımızı zannediyorsun.
7-8. “Eğer doğru söylüyorsan bize” getirdiğinin doğruluğuna tanıklık etsinler diye “melekleri getirsene!” Melekleri getiremediğine göre sen doğru söylemiyorsun. İşte bu, zulüm ve cahilliğin en büyüğüdür. Zulüm olduğu açıktır. Çünkü kendilerinin tespit ettikleri mucizeleri talep etmekte, böylece Allah’a karşı küstahlık edip inatlaşmaktaydılar. Halbuki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zaten getirdiğinin doğruluğuna delil olan pek çok delil getirmiş, maksat hasıl olmuş ve delillendirme tamamlanmıştı. Onlar istemeden önce zaten bu vuku bulmuştu. İşte bu zulümleridir. Bu tekliflerinin cahilce olduğuna gelince, onlar neyin faydalarına neyin de zararlarına olduğunu bilmemektedirler. Zira meleklerin indirilmesi onların hayrına değildir. Aksine Yüce Allah, “melekleri ancak hak (bir amaç) ile” yani azap için indirir ve o zaman da hakka uyup boyun eğmeyen kimselere mühlet verilmez. Melekler indirildikleri vakit de iman etmeyecek olurlarsa -ki iman etmeyeceklerdir- “kendilerine mühlet verilmez.” Onlara süre tanınmaz. O halde onların, meleklerin indirilmesini istemeleri, kendilerinin daha çabuk helâk edilmelerini istemeleri demektir. Diğer taraftan iman etmek, onların ellerinde olan bir şey değildir. O, ancak Allah’ın elindedir:“Eğer biz onlara gerçekten melekleri indirdeysik, ölüler de kendileri ile konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık onlar yine de -Allah dilemedikçe- iman etmezlerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.”(el-En’âm, 6/111) Yani onlar, samimi ve doğru iseler gelen âyet ve belgeler onlara yeterlidir. O ayet ve belgeler de Kur’an-ı Azîm’dedir. O nedenle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Şüphe yok ki o Zikir’i” yani Kur’an’ı ki onda herbir şeye dair öğütler ve apaçık deliller vardır. Onda öğüt almak isteyenin öğüt alacağı her şey bulunur. “Biz indirdik” Gerek onu indirdiğimiz esnada gerekse de indirdikten sonra “onu koruyacak olan da elbette biziz.” İndirme esnasında kovulmuş şeytanlardan, ondan çalmalarına karşı korumuştur. İndirdikten sonra da Yüce Allah, onu Rasûlünün kalbine yerleştirmiş, ümmetinin kalplerine koymuş ve böylelikle bu Kur’an’ı, lafızlarını değiştirmeye, ilaveye ve eksiltilmeye karşı ve anlamlarının tahrifine karşı muhafaza etmiştir. Herhangi bir kimse onun tek bir anlamını bile tahrife kalkıştı mı, bu hususta apaçık hakkı beyan edecek kimseleri Allah mutlaka ortaya çıkarır. Bu, Allah’ın mü’min kulları üzerindeki en büyük nimetlerinden ve âyetlerindendir. Yüce Allah’ın Kur’an ehlini düşmanlarına karşı koruması ve onlara kendilerini imha edecek kimseleri musallat kılmaması da bu Zikir’in korunması cümlesindedir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Vahiy”diye çevirdiğimiz zikir kelimesi sözlükte “ezberleme, hatırlama, anma, övme”gibi anlamlara gelir. Kur’an-ı Kerîm’de ise –bu sözlük anlamları yanında– özellikle “Allah’ın kullarına gönderdiği uyarı, öğüt, vahiy” vb. mânalarda geçtiği gibi daha önceki bazı kutsal kitaplar (Nahil 16/43; Enbiyâ 21/7, 105) ve –buradaki 6 ve 9. âyetlerde olduğu gibi– özellikle Kur’an için de kullanılmıştır. Nitekim hadislerde Kur’an’ın bir isminin de “zikir” olduğu bildirilir (meselâ bk. Tirmizî, “Sevâbü’l-Kur’ân”, 14).
Müşrikler Hz. Peygamber’e, “Ey kendisine vahiy gelen adam!” diye hitap ederken ona vahiy geldiğine inandıkları için böyle konuşmuyor, aksine onunla alay ediyorlardı.
Müfessirlerin görüşüne göre müşrikler Hz. Peygamber’i mecnun diye itham ederken bunu ya alay maksadıyla mecaz anlamında veya hakikat anlamında söylüyorlardı. Râzî’ye göre (XIX, 158) bu suçlamanın iki sebebi olabilir: ☼a) Vahyin gelişi sırasında Hz. Peygamber’de genellikle kendinden geçmişçesine olağan üstü bir hal görülürdü. Müşriklerin bu hali bir cin çarpması alâmeti saydıkları ve bu yüzden onu delilikle suçladıkları düşünülebilir. ☼b) Peygamber efendimizin Allah tarafından görevlendirilmiş gerçek bir elçi olmasını aklî yönden imkânsız buldukları için peygamberlik iddiasını deli saçması gibi görmüş ve bu yüzden onu delilikle suçlamış olabilirler.
Eskiden Arap putperestleri şairlerin cinlerle ilişkisi bulunduğuna, şiirin de böyle bir bağlantının sonucu olarak şairlerin cinlerden aldıkları ilhamın ürünü olduğuna inanırlardı. Bu yüzden, Hz. Muhammed’in çağdaşı olan müşrikler de bir tür şiir kabul ettikleri Kur’an’ı Allah’tan değil, cinlerden aldığını düşünüyorlardı (bk. Enbiyâ 21/5; Sâffât 37/36). Buna göre âyette müşrikler, Hz. Peygamber’i kastederek telaffuz ettikleri “mecnun” kelimesini sözlük anlamında değil, onun cinlerle ilişkisinin bulunduğu anlamında kullanmış olabilirler (Ateş, V, 54).
Mekke ahalisi kâfirler, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e şöyle dediler: "Ey kendisine kitap indirildiğini iddia eden! Şüphesiz sen bu iddialarla bir delisin, bu şekilde delilerin yaptığını yapıyorsun."