Diyanet İşlerien ayrışan
And olsun ki, insana nimetimizi tattırır sonra onu ondan çekip alırsak, o şüphesiz umutsuz bir nanköre döner
Elmalılı Hamdi Yazır
Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
İnsana bizden bir rahmet tattırıp sonra onu ondan çekip alsak, insan elbette çok ümitsiz, çok nankör bir hale düşer.
Süleyman Ateş
Eğer biz insana, bizden bir rahmet taddırsak da sonra onu kendisinden çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
İnsana, tarafımızdan sıhhat ve zenginlik gibi nimet verip sonra ondan bu nimeti alsak, o Allah'ın rahmetinden ümidini keser. Allah'ın nimetlerine karşı çok büyük nankörlük eder. Eğer Yüce Allah kulundan nimetleri çekip alacak olsa o kul, nimetleri unutur.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
9- İnsana tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra bunu ondan alıversek mutlaka o, ümidini kesmiş bir nankör oluverir. 10- Eğer başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırsak:“Kötülükler benden uzaklaşıp gitti” der ve şımarıp böbürlenir. 11- Ancak sabredip salih amellerde bulunanlar böyle değildirler. İşte onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.
9-10. Yüce Allah, bize insan tabiatından haber vermekte, onun cahil ve zalim olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, insana kendi nezdinden sağlık, rızık, evlat ve buna benzer bir rahmet tattırıp da sonra bu rahmeti ondan çekip alacak olsa kendisini ümitsizliğe kaptırıverir ve ona teslim olur. Yüce Allah’tan bir mükâfat beklemediği gibi kendisinden aldığı bu nimeti geri vereceğini yahut onun benzerini ya da ondan daha hayırlısını ona ihsan edebileceğini hatırına getirmez. Yine Allah, başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine bir rahmet tattıracak olsa bununla da sevinip şımarır. Bu iyi halin sürekli devam edeceğini sanır ve:“Kötülükler benden uzaklaşıp gitti, der ve şımarıp böbürlenir.” Yani kendisine nefsinin arzusuna uygun olarak verilenlerden dolayı sevinip şımarır ve Allah’ın nimetleri ile Allah'ın kullarına karşı böbürlenmeye koyulur. Bu da onu şımarmaya, böbürlenmeye, kendisini beğenmeye, diğer insanlara karşı büyüklenmeye, onları hakir görüp küçümsemeye iter. Bundan daha büyük kusur ve yanlış olabilir mi?
11. İşte insanın, insan olarak tabiatı budur. Ancak Allah’ın, tevfikini ihsan edip de bu kötü huydan tam zıddı olan iyi huylara çıkardıkları müstesnâdır. Bunlar, sıkıntılı hallerde sabırdan ayrılmayıp ümitsizliğe kapılmayan, rahat ve bolluk zamanlarında da azmayıp farz ve müstehap türünden salih amelleri işleyenlerdir. “İşte onlara” günahlarına karşılık “mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” Bu mağfiret dolayısı ile hoşlanmadıkları her bir şey üzerlerinden çekilip gider. Büyük mükâfat ise içinde canların çektiği ve gözlerin lezzet aldığı her bir şeyin bulunduğu nimet dolu cennetlere kavuşmaktır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Ümitsiz” diye tercüme ettiğimiz yeûs kelimesi, “ümitsizlik, çöküntü, devamlı üzüntü, gayretsizlik” gibi anlamlara gelen ye’s kökünden türemiş olup “herhangi bir güçlük, sıkıntı veya engel karşısında aşırı derecede ümitsizliğe kapılan kimse” anlamına gelir. Kur’anî bir terim olarak yeûs, geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu Allah’ın bir lutfu olarak değil de kendisinin bir kazancı ve şansı olarak gören, musibetler karşısında ise ümidini yitiren kimseyi ifade eder.
İlk iki âyette genel olarak insan türünün doğal yapısının bencilliğine ve sıkıntılar karşısındaki dayanıksızlığına; 11. âyette ise sabır erdemi kazanmış ve güzel işler yapmayı ilke haline getirmiş insanların bu doğal kusurlarını düzeltmeyi başardıklarına dikkat çekilmiştir. Kur’an-ı Kerîm’de, hayatta karşılaşılan bütün zorluklara rağmen insanın, işlediği günahlar ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun, ümitsizlik ve karamsarlığa düşmemesi telkin edilmektedir. Çünkü Allah’ın gücü her şeyin üstünde, acıması ve yardımı da sonsuzdur. Buna göre ümitsizlik ve karamsarlık, ancak Allah’a iman ve güveni olmayan insanlar için söz konusudur (bk. Âl-i İmrân 3/160; Yûsuf 12/87; Ankebût 29/23; Mümtehine 60/13).
“Nankör” diye tercüme ettiğimiz kefûr kelimesi küfr kökünden türemiş olup verdiği nimetlerden dolayı Allah’a minnettarlık duymayan, O’na inanmayan, O’na karşı kulluk ve şükran borcunu yerine getirmeyen, hamd ve senâda bulunmayan, çok nankör ve çok inkârcı kimseyi ifade eden Kur’anî bir terimdir. Allah Teâlâ burada olduğu gibi başka âyetlerde de çeşitli nimetlere mazhar oldukları halde şükretmeyip nankörlük eden kullarını kınamış (meselâ bk. A‘râf 7/10; Nahl 16/78; Gafir 40/61); şükredenler için nimetini arttıracağını, nankörlük edenler için de şiddetli azap hazırlamış olduğunu haber vermiştir (bk. İbrâhim 14/7). Kula yakışan, Allah’ın azabından korktuğu için değil, verdiği nimetten dolayı O’na şükretmek ve kulluk görevini yerine getirmektir.
10. âyette insanın bir başka özelliğine dikkat çekilmekte, başına gelen sıkıntıların yok olması, sonra da nimetlere mazhar olması karşısında göstereceği şımarıklık ve hafifliklere değinilmektedir. Meselâ insan hasta iken sağlığa, fakir iken zenginliğe, zelil iken azizliğe kavuştuğunda kendisini bu sıkıntılardan kurtarıp nimetlere kavuşturan yüce Allah’a şükretmesi gerekirken, artık sıkıntıların bittiğini, bir daha sıkıntılarla karşılaşmayacağını sanarak şımarmaktadır.
Sonuç olarak insan kendisini yaratan kudret tarafından bazan varlık ve huzurla bazan yokluk ve sıkıntıyla imtihan edilmektedir. İnsanın her iki halde de Cenâb-ı Allah’ın hikmet ve iradesinin tecelli ettiğini, darlığın, bolluğun, hatta hayatın ve ölümün birer imtihan vesilesi olduğunu düşünüp darlığa sabretmesi, bolluğa şükretmesi gerekir. Şükür nimetin artmasına, nankörlük ise azalmasına sebep olur. Nitekim 11. âyette sıkıntılı hallerde ümitsizliğe kapılmayıp sabreden, bollukta ise şımarmayıp şükreden, yani nimetin hakkını verip amel işleyenlerin bağışlanacakları ve kendilerine büyük bir mükâfat verileceği bildirilmiştir.