Önceki ayet· 9:91Sonraki ayet· 9:93

Tevbe Suresi 92. Ayet· 9:92

↗ Tevbe suresi
Medeni
وَلَا عَلَى ٱلَّذِينَ إِذَا مَآ أَتَوۡكَ لِتَحۡمِلَهُمۡ قُلۡتَ لَآ أَجِدُ مَآ أَحۡمِلُكُمۡ عَلَيۡهِ تَوَلَّواْ وَّأَعۡيُنُهُمۡ تَفِيضُ مِنَ ٱلدَّمۡعِ حَزَنًا أَلَّا يَجِدُواْ مَا يُنفِقُونَ
Binek vermen için sana geldiklerinde, "Size binek bulamıyorum" dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur
Meal ihtilafı: 6% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Binek vermen için sana geldiklerinde, "Size binek bulamıyorum" dediğin zaman, sarfedecek bir şey bulamadıkları için üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönenlere de sorumluluk yoktur
Elmalılı Hamdi Yazır
Kendilerini bindirip savaşa gönderesin diye gönüllü olarak sana geldiklerinde, "Sizi bindirecek birşey bulamıyorum." dediğin zaman, bu uğurda harcayacakları birşey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözlerinden yaş döke döke geri dönüp gidenlere de bir günah yoktur.
Yaşar Nuri Öztürk
Kendilerini bindirmen için sana geldiklerinde sen, "Sizi bindirecek bir şey bulamam" deyince, harcayacak bir şey bulamadıklarından, üzüntüyle gözlerinden yaşlar boşalarak geri dönen kimseler için de herhangi bir günah yoktur.
Süleyman Ateşen ayrışan
Kendilerini (binek sağlayıp) bindirmen için sana geldikleri zaman, sen: "Sizi bindirecek bir şey bulamıyorum" deyince harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözlerinden yaş akarak dönen kimselerin aleyhine de (yol yoktur, Onlar da kınanmazlar).
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.4%
İngilizce
Nor [is there blame] upon those who, when they came to you that you might give them mounts, you said, "I can find nothing for you to ride upon." They turned back while their eyes overflowed with tears out of grief that they could not find something to spend [for the cause of Allah]
Fransızca
(Pas de reproche) non plus à ceux qui vinrent te trouver pour que tu leur fournisses une monture et à qui tu dis: «Je ne trouve pas de monture pour vous.» Ils retournèrent les yeux débordant de larmes, tristes de ne pas trouver de quoi dépenser
İspanyolca
Tampoco deben ser reprochados aquellos que cuando se presentaron ante ti [¡oh, Mujámmad!] para que les proveyeras de montura [y así poder combatir por la causa de Dios], les informaste que no contabas con ninguna cabalgadura para ellos, y entonces se retiraron con los ojos inundados de lágrimas, tristes por no poder contribuir [a la causa de Dios]
Rusça
Также нет греха на тех, которым, когда они пришли к тебе, чтобы ты обеспечил их верховыми животными, ты сказал: «Я не могу найти животных для вас». Они вернулись с глазами, полными слез от огорчения тем, что они не нашли средств на пожертвования
Endonezce
dan tidak ada (pula dosa) atas orang-orang yang datang kepadamu (Muhammad), agar engkau memberi kendaraan kepada mereka, lalu engkau berkata, "Aku tidak memperoleh kendaraan untuk membawamu," lalu mereka kembali, sedang mata mereka bercucuran air mata karena sedih, disebabkan mereka tidak memperoleh apa yang akan mereka infakkan (untuk ikut berperang)
Bengalce
আর না আছে তাদের উপর যারা এসেছে তোমার নিকট যেন তুমি তাদের বাহন দান কর এবং তুমি বলেছ, আমার কাছে এমন কোন বস্তু নেই যে, তার উপর তোমাদের সওয়ার করাব তখন তারা ফিরে গেছে অথচ তখন তাদের চোখ দিয়ে অশ্রু বইতেছিল এ দুঃখে যে, তারা এমন কোন বস্তু পাচ্ছে না যা ব্যয় করবে।
Çince
那等人也是无可非难的,当他们来请求你以牲口供给他们(出征)的时候,你说:“我没有牲口供给你们。”他们就挥泪而去,他们因为不能自筹旅费而悲伤。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Peygamber! Kendilerine, üzerine binecekleri bir binek sağlaman için sana gelen ve senin de onları bindirecek bir binek bulamayarak onlara, "Sizleri bindirecek binek bulamıyorum" dediğin kimseler bunun ardından üzüntüleri sebebi ile gözlerinden yaşlar dökerek cihattan geri kalmışlardır. Bu kimseler için bir günah yoktur. Çünkü onlar, cihada gitmek için harcayacakları bir şeyi kendilerinde ve senin yanında bulamamışlardır."
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
90- Bedevilerden özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar. İçlerinden kâfir olanlar, can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır. 91- Zayıflara, hastalara ve harcayacak bir şey bulamayanlara, Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile (savaşa çıkmama konusunda) hiçbir vebal yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 92- Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde:“Size bir binek bulamıyorum” dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de (bir vebal yoktur). 93- Vebal, ancak zengin oldukları halde senden izin isteyenleredir. Onlar (savaştan) geri kalanlarla beraber olmaya razı oldular. Allah da kalplerini mühürledi. Artık onlar bilmezler. 90. “Bedevilerden özür beyan edenler kendilerine izin verilmesi için geldiler” Yani bedevilerden savaşa çıkmak hususunda işi önemsemeyen ve bu konuda gerekeni yapmayan kimseler, cihadı terk etmek hususunda kendilerine izin verilmesi için -kabalıkları ve utanmazlıkları dolayısı ile özür dilemeye hiç aldırış etmeksizin- geldiler. Onların bu gelişleri, imanlarının zayıf oluşu sebebiyledir. İçlerinden “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler”e gelince onlar, oturup kaldılar ve hiç özür beyan etmediler. “Özür beyan edenler” buyruğunun manasının, “mazereti olup da kendilerini mazur görmesi için Allah Rasûlüne gelenler”, şeklinde olma ihtimali vardır. Zira mazereti olan kimselerin mazeretini kabul etmek onun âdeti idi. Aralarından iman iddialarında “Allah’a ve Rasûlüne yalan söyleyenler ise oturup kaldılar.” Halbuki iman, savaşa çıkmayı ve böyle yapmamayı gerektirir. Daha sonra Yüce Allah, onları şu buyruğu ile tehdit etmektedir:“İçlerinden kâfir olanlar” dünyada da âhirette de “can yakıcı bir azaba uğrayacaklardır.” 91. Allah daha önce özür beyan edenleri söz konusu etmişti. Bu kimseler, bir bölümü dinen mazereti kabul edilenler, bir bölümü de kabul edilmeyenler olmak üzere iki kısım olduklarından dolayı Yüce Allah, bu hususu şöyle söz konusu etmektedir: Cihada çıkmaya ve savaşmaya güçleri yetmeyen, bedenlerinde ve gözlerinde zaaf bulunan “zayıflara, hastalara”; bu hastalık, kişinin cihada çıkma gücünü ortadan kaldıran topallık, körlük, sıtma, felç vb. bütün hastalık türlerini kapsar, “ve harcayacak bir şey bulamayanlara” yani savaş yolculuğunda kendilerini gidecekleri yere ulaştıracak kadar azık ve binek bulamayanlara; “Allah’a ve Rasûlüne karşı samimi olmaları şartı ile” yani imanlarında samimi olmaları ve eğer cihada güçleri yetmiş olsaydı mutlaka güçlerinin yettiği kadarı ile cihada çıkma niyet ve azmini taşımaları, ellerinden geldiği kadar cihada çıkmaya teşvik etmeleri ve bu konuda insanların arzularını harekete geçirmeleri şartıyla cihada çıkmamalarından dolayı onlara “hiçbir vebal yoktur.”“Zira iyilik edenlerin aleyhine bir sorumluluk yoktur.” Yani bunların aleyhlerinde sorumluluğu gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü bunlar, üzerlerinde olan Allah’ın ve kulların haklarını iyi bir şekilde yerine getirerek kendilerine yöneltilebilecek kınamalara açık kapı bırakmamışlardır. Zira kul, gücü yeten hususlarda üzerine düşeni güzel bir şekilde yerine getirecek olursa güç yetiremediği şeylerin sorumluluklarından kurtulur. Bu âyet-i kerime şöyle bir kaideye delil gösterilmektedir: Kişi şahsı veya malı ile veya buna benzer yollarla başkasına iyilikte bulunacak olup da bilahare bu iyiliği dolayısıyla herhangi bir eksiklik ya da bir şeylerin telef olması sonucunu doğuran bir iş meydana gelirse o, bu eksiklik ve telefin tazminatını ödemez. Çünkü o, iyilik yapan bir kimsedir. İyilik yapanların aleyhine de bir yol ve sorumluluk yoktur. Aynı zamanda bu, iyilik yapmayan, yani kötü olan kimsenin görevini ihmal eden kimse gibi sayıldığına ve sebep olduğu zararların tazminatını ödeyeceğine de delildir. “Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” O’nun mağfiret ve rahmetinin bir tecellisi olarak O, gücü yetmeyenleri affetmiştir. Samimi ve kararlı niyetleri dolayısı ile de cihada güç yetiren ve fiilen cihad eden kimselere verdiği sevabın aynısını onlara verir. 92. “Bir de sana kendilerine binek temin etmen için geldiklerinde” senin böyle bir imkâna sahip olmadığını gören, senin de kendilerine özür beyan ederek:“Size bir binek bulamıyorum, dediğin zaman harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzülüp gözleri yaş döke döke geri dönen kimselere de” bir vebal ve günah yoktur. Çünkü bunlar, aciz kimselerdir ve kendilerini fedaya hazırdırlar. İmkân bulamadıklarından dolayı Yüce Allah’ın söz ettiği şekilde üzülmüş ve zorlukla karşı karşıya kalmışlardır. İşte bunlar için de bir vebal yoktur. Bunların vebali kalktığına göre durum, asıl haline döner ki o da şudur: Bir hayra niyet edip de bu kararlı niyeti ile birlikte gücünün yettiği çalışma ve çabayı ortaya koymasına rağmen maksadına güç yetiremeyen kimse, o işi tam ve eksiksiz olarak yapmış gibi sayılır. 93. “Vebal” ve kınama “ancak zengin oldukları” hiçbir mazeretleri bulunmadığı ve cihada çıkmaya güç yetirebildikleri “halde senden izin isteyenleredir.” Ancak böyleleri hakkında vebal ve kınama söz konusu olur. İşte “onlar” hem kendileri hem de dinleri açısından “geri kalanlarla” kadın, çocuk ve benzerleri ile “beraber olmaya razı oldular.” Çünkü “Allah da kalplerini mühürledi. Bunun için onlar bilmezler.” Kalplerine hayır namına bir şey girmez ve onlar dinî ve dünyevî menfaatlerini fark edemezler. Bu, işlediklerine karşılık bir cezadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Bedevîler” diye çevirdiğimiz “el-a‘râb” kelimesi, çölde yaşayan, su ve otlak bulmak için göç eden toplulukları ifade eder. Kur’an’ın bu kesime özel bir vurgu yapmasının sebepleri arasında, Arap yarımadasındaki nüfusun önemli bir kısmının göçebe veya yarı göçebe topluluklardan oluşması ve İslâmiyet’in burada yayılıp tutunabilmesi için onların bu birliğe dahil edilmesi zaruretinin bulunması zikredilebilir. Bunun yanında, yerleşik bir toplumsal düzen içinde yaşamanın icaplarını yerine getirmeye fazla yatkın olmayan bu kimselerin inkârcılık ve nifak yolunu tuttuklarında da haşin tabiatlarına uygun bir tutum ortaya koyduklarına, dolayısıyla dinin getirdiği sınırlara riayet etme konusunda sorun çıkarmaya daha müsait tipler olduklarına değinilmiştir. Kur’an şehirli-bedevî ayırımı yapmadığına göre, Kur’an’ın bu kesimle ilgilenmesini, onları da eğitip ıslah etmeyi hedeflediği şeklinde açıklamak uygun olur. Nitekim 97. âyette bedevîlerin inkârcılık ve nifakta ileri gittikleri genel bir biçimde belirtildiği halde 99. âyette onlar arasında da imanında ve davranışlarında samimi olanların bulunduğuna dikkat çekilmiştir. 120. âyette de yürekten inanmış kimselerle yakın temas halinde olan bedevîler hakkında olumlu ifadeler kullanılmış, böylece hem 97. âyetteki ifadenin kapsamı sınırlandırılmış hem de anılan ıslah hedefinin kuru bir hayal olmadığına işaret edilmiştir. Resûlullah Tebük Seferi’yle ilgili hazırlıkları başlattığında, Müslü­manlığı kabul etmiş bedevî toplulukların bazıları bu sefere katılmaya karar vermekle beraber, diğerleri ya geride bırakacakları kabile bireylerinin savunmasız kalacağını ileri sürerek veya böylesine meşakkatli bir yolculuğun kendilerine fazla bir çıkar sağlamayacağını düşündükleri için bahaneler uydurarak seferberlik çağrısına icâbet edemeyeceklerini bildirmişlerdi. Allah ve peygamberine sadakat gösterme sözünden cayanlar ise Medine’ye gelip özür beyan etme ihtiyacı bile duymamışlar, oldukları yerde oturup kalmışlardı (90. âyetteki özür beyan edenlerle ilgili kelimenin farklı okunuşları ve Arap dilindeki anlamları dikkate alınarak, bununla gerçek mazeret sahiplerinin kastedildiği yorumu da yapılmıştır; bk. Taberî, X, 209-211; Şevkânî, II, 445-446). 90. âyette oturup kalan kesim hakkında kullanılan ifade “Allah ve resulüne yalan söyleyenler” şeklinde çevrilmiş olup buna başka bir kıraate dayanarak” Allah ve resulünü yalanlayanlar” şeklinde de mâna verilmiştir. 91. âyette güçsüz, yaşlı, engelli, hasta, maddî imkânları yetersiz kimselerin savaşa katılmamaktan ötürü sorumlu olmayacakları bildirilmiş fakat bu husus Allah ve resulüne sadık kalmaları, o yolda öğütte bulunmaları şartına bağlanmıştır. Bundan maksat, fitne ve bozgunculuk etmeden, yalan haberler yaymadan durmaları, imkân nisbetinde de savaşa katılanların ailelerine moral vermek ve onlara yardımcı olmak gibi hayırlı çabalar içinde olmalarıdır. Burada anılan kişiler için tanınan muafiyet savaşa katılma yasağı anlamında değildir; kendilerinin istemesi ve yetkililerin uygun görmesi halinde bunlar da orduya katılıp münasip hizmetlerde görevlendirilebilirler (Râzî, XVI, 160; bazı müfessirler âyetteki şart cümlesini, “gizli veya açık söz ve niyetleriyle” şeklinde açıklamışlardır, İbn Atıyye, III, 70). 92. âyette, Tebük Savaşı’na katılmak isteyen fakat maddî durumları yetersiz olan bazı sahâbîlerin Hz. Peygamber’den binek talep etmelerine, bunun mümkün olmadığı açıklanınca da üzüntülerinden göz yaşları içinde dönüp gitmelerine işaret olunmaktadır (nüzûl sebebi ile ilgili farklı rivayetler için bk. Taberî, X, 212-213). 93. âyette bu gibi kimselerin vebal altında olmayacaklarını belirtmek üzere, varlıklı oldukları halde savaşa katılmamak için izin isteyenlerin sorumlu olacağı ifade edilmiştir. O dönemde savaş teçhizatı daha çok bizzat savaşa katılan bireyler tarafından karşılandığı için, varlıklı olma unsuru ön plana çıkarılmıştır; fakat asıl maksat genel olarak savaşa katılma imkânının bulunmasıdır. Nitekim daha önceki âyetlerde sadece maddî imkânsızlıktan ötürü değil, can korkusu, havaların çok sıcak olması gibi sebeplerle özür bahane edenler de kınanmıştır (93. âyetteki “geride kalanlar” ve “Allah da onların kalplerini mühürledi” ifadelerinin açıklaması için 87. âyetin tefsirine bk.). 95. âyetteki “tiksinilecek kimseler” şeklinde tercüme edilen rics kelimesinin sözlük anlamı “pis ve kirli”dir. Âyette ise, söz konusu kimselerin bile bile yalan söyleyip üstelik bir de yemin ettiklerine, dünyevî çıkarlar uğruna bütün ahlâkî değerleri feda edebilecek bayağılık içinde olduklarına, yani iç dünyalarındaki kirliliğe gönderme yapmak amaçlanmıştır. Maddî anlamdaki kir ve pisliğe karşı önlem alınmadığında çevresindekilere bulaşma tehlikesi bulunduğuna göre, ruhî anlamdaki kirliliğe karşı dikkatli olmak öncelikle gereklidir; bu yüzden âyette onlarla sıkı ilişki içinde bulunmanın doğru olmadığı ifade edilmiştir (Râzî, XVI, 164). Meâlde de kelimenin sözlük anlamıyla beraber anılan yorum dikkate alınmaya çalışılmıştır.
Tevbe Suresi 92. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Peygamber! Kendilerine, üzerine binecekleri bir binek sağlaman için sana gelen ve senin de onları bindirecek bir binek bulamayarak onlara, "Sizleri bindirecek binek bulamıyorum" dediğin kimseler bunun ardından üzüntüleri sebebi ile gözlerinden yaşlar dökerek cihattan geri kalmışlardır. Bu kimseler için bir günah yoktur. Çünkü onlar, cihada gitmek için harcayacakları bir şeyi kendilerinde ve senin yanında bulamamışlardır."