Önceki ayet· 83:16Sonraki ayet· 83:18

Mutaffifîn Suresi 17. Ayet· 83:17

↗ Mutaffifîn suresi
Mekki
ثُمَّ يُقَالُ هَٰذَا ٱلَّذِي كُنتُم بِهِۦ تُكَذِّبُونَ
Sonra da: "yalanlayıp durduğunuz işte budur" denecektir
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Sonra da: "yalanlayıp durduğunuz işte budur" denecektir
Elmalılı Hamdi Yazır
Sonra da onlara: "İşte bu, yalanlayıp durduğunuz şeydir" denilecek.
Yaşar Nuri Öztürk
Sonra da: "İşte budur, o yalanlamakta olduğunuz şey!" denilecektir.
Süleyman Ateş
Sonra da: "İşte yalanlamakta olduğunuz şey budur!" denilecektir.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.2%
İngilizce
Then it will be said [to them], "This is what you used to deny
Fransızca
on [leur] dira alors: «Voilà ce que vous traitiez de mensonge!»
İspanyolca
donde se les dirá: "Esto es lo que desmentían y rechazaban
Rusça
после чего им скажут: «Вот то, что вы считали ложью»
Endonezce
Kemudian, dikatakan (kepada mereka), "Inilah (azab) yang dahulu kamu dustakan
Bengalce
এরপর বলা হবে, একেই তো তোমরা মিথ্যারোপ করতে।
Çince
然后,或者将对他们说:“这就是你们所否认的。”
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Sonra da kıyamet günü onlara bir azarlama olarak şöyle denilecektir: “Karşılaştığınız bu azap, peygamberinizin size dünyada iken bildirdiği zaman yalanlamış olduğunuz azaptır.''
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir. 7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir. 10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir. 14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Günahkârlar” diye çevirdiğimiz füccâr kelimesi fâcirin çoğulu olup bunların nitelikleri ve âhiretteki durumları 11-17. âyetlerde açıklanmıştır. Bunların “yazısı”dan maksat da yapıp ettiklerine ait bilgileri içeren ve âhirette önlerine konacak olan kayıtlar, sicillerdir. Yüce Allah 7. âyette bu yazının siccînde korunduğunu, 9. âyette de siccînin “amellerin kaydedilmiş bulunduğu bir defter” olduğunu ifade buyurmuştur. Zamanın kozmogonisinden etkilendikleri anlaşılan bazı müfessirlere göre siccîn, “yedi kat yerin dibi” veya “yerin altında bulunan büyük bir kaya”dır; bir kısmına göre de cehennemde bir kuyudur. Dilciler ise siccîn kelimesinin, “hapishane” anlamına gelen sicn kökünden türetildiğini ve onunla eş anlamlı olduğunu ileri sürmüşlerdir (Taberî, XXX, 60-61; Kurtubî, XIX, 257-258). Zemahşerî’ye göre siccîn, “şeytanların, inkârcı ve günahkâr olan insanlarla cinlerin amellerinin Allah tarafından kaydedildiği kötülük defteri, sicili” demektir (IV, 231). Gerek âyetlerin bağlamı gerekse müfessirlerin açıklamaları dikkate alındığında siccînin, amellerin düzenli ve eksiksiz kaydedildiği, inkârcıların ve günahkârların bütün eylemlerinin yazıldığı bir kitap (kütük) olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte siccîn âhiretle ilgili olduğu için müteşâbih (anlamını kesin olarak bilmemiz mümkün olmayan) kelimelerdendir. Siccînin nasıllığı ve niceliği hakkındaki bilgi Cenâb-ı Hakk’a ait olup müminlerin görevi onun varlığına ve insanların dünyada yapıp ettiklerinin hesabının âhirette sorulması sırasında ortaya çıkarılmak üzere yazılıp korunduğuna inanmaktır (Allah, kullarının bütün yapıp ettiklerini bildiği halde bu tür kayıtların tutulmasının sebebi için bk. İnfitâr 82/9-12). 10-11. âyetlerde hesap ve ceza gününü inkâr eden, dolayısıyla bu tutumları siccînde kayda geçirilmiş bulunan günahkârların âhiretteki âkıbetlerinin çok kötü olacağına dikkat çekilmektedir. 12-13. âyetlerde ise bunların kötü davranışlarından üç kapsayıcı örnek gösterilmektedir: a) İnanç konularında haddi aşmaları, hak yoldan sapmaları; b) Durmadan günah işlemeleri; c) Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bunlara “eskilerin masalları” demeleri, dolayısıyla Kur’an’ı ve peygamberi red ve inkâr etmeleri. 14. âyette inkârcıların bu tür davranışlarının kalplerini kaplayıp kararttığı bildirilmiştir. “...kaplayıp karartmıştır” diye çevirdiğimiz râne fiili, sözlükte “galip geldi, kuşattı, istilâ etti” anlamlarına gelir. Bu âyette ise işlenen günahların, bir pas tabakası gibi kalbi kaplayıp karartmasını, böylece insanın düşünce ve duygularını olumsuz etkilemesini ve onun hakikatleri kavramasına engel olmasını ifade eder (Taberî, XXX, 62; İbn Âşûr, XXX, 199). Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Bir kul günah işlediği zaman kalbinde siyah bir leke meydana gelir. Eğer o kul günahı terkedip bağışlanmayı dilerse, bu leke kaybolur. Şayet tövbe etmez ve günah işlemeye devam ederse, o zaman bu siyah nokta büyüyerek onun bütün kalbini kaplar. İşte Allah Teâlâ’nın, ‘Gerçek şu ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır’ (meâlindeki) âyetinde ifade ettiği kararma ve pas tutma budur” (Müslim, “Îmân”, 231; Tirmizî, “Tefsîr”, 75). Gazzâlî bu âyeti yorumlarken şöyle der: Tam tövbe önceki kusurları da telâfi edecek işler yapmaktır. Nitekim Yüce Allah “Hayır! Gerçek şu ki, onların yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır” buyurmuştur. Kir birikince zamanla tabiat halini alır ve kalbi kaplar. Bedensel isteklere uyarak işlenmiş olan önceki kötülükleri telâfi etmek için sadece ileride o istekleri bırakmak yetmez. Ek olarak iyilikler yapmak suretiyle, kalbi kaplamış olan bu kiri pası silip temizlemek gerekir (İhyâ, IV, 10) Kur’an’da, gerçeğin ve iyinin ne olduğunu anlayıp kavrama merkezi olan mânevî anlamdaki kalbin belirtilen fonksiyonunu yitirmesiyle ilgili olarak “kararıp paslanma” anlamındaki reyn kavramının dışında “mühürlenme” (Bakara 2/7; En‘âm 6/46; Câsiye 45/23), “kilitlenme” (Muhammed 47/24) ve “kılıfla örtülüp kapanma” (En‘âm 6/25; İsrâ 17/46; Kehf 18/57) gibi anlamlara gelen başka deyimler de kullanılmıştır. Râzî’nin kaydettiği bir yoruma göre bu tür ifadeler, günah ve inkârda ısrar eden insanların kalplerinin geçirdiği farklı aşamalara işaret eder. Çünkü –az önce zikredilen hadiste de belirtildiği gibi– insan inkâra ve günah işlemeye devam ettikçe kalpteki mânevî lekelerin de aşama aşama artıp çoğalacağı açıktır (XXXII, 94-95). Nefsi anlatan âyetlere göre de bu kalp, ibadetle olgunlaşıp ilâhî rızâya erme mertebesine yükselen, ama öte yandan günahlarla da alçalan ve hep kötülüğü arzu ve telkin eden nefistir. Ehl-i sünnet müfessirleri, “...onlar (inkârcılar) o gün elbette rablerinden mahrum kalacaklardır” meâlindeki 15. âyetten, “Şu halde müminler rablerinden mahrum kalmayacaklar” şeklinde bir sonuç çıkarmışlar ve âyeti, âhirette Allah Teâlâ’nın müminlere görüneceği (rü’yetullah) konusunda delil olarak değerlendirmişlerdir. Bu yoruma göre âyette inkârcıların âhirette bütün hazları unutturacak kadar yüksek seviyede bir mutluluk verecek olan “rablerini görme” nimetinden mahrum bırakılacakları ifade edilmiş olmaktadır. Allah Teâlâ’nın, kullarına âhirette yüce zâtını göstereceğini hadisler bildirmekle birlikte bunun nasıl olacağını Allah’tan başkası bilemez (rü’yetullah konusunda bilgi için bk. Kur’an Yolu, A‘râf 7/143).
Mutaffifîn Suresi 17. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Sonra da kıyamet günü onlara bir azarlama olarak şöyle denilecektir: “Karşılaştığınız bu azap, peygamberinizin size dünyada iken bildirdiği zaman yalanlamış olduğunuz azaptır.''