Diyanet İşleri
İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar
Elmalılı Hamdi Yazır
Kâfirler de aslında birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdırlar. Eğer siz de öyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat çıkar.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Küfre sapanlar da birbirlerinin dostlarıdır. Eğer şu dikkat çekilenleri yapmazsanız yeryüzünde bir fitne, büyük bir bozgun çıkar.
Süleyman Ateşen ayrışan
İnkar edenler, birbirlerinin velisidirler. Eğer bunu yapmazsanız (mü'minleri bırakıp kafirleri dost tutarsanız), yeryüzünde fitne ve büyük bir kargaşa olur.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah Teâlâ'yı inkâr edenleri bir araya getiren küfürdür. Onlar, birbirleri ile yardımlaşırlar. Müminlerden hiç kimse onları dost edinmez. Eğer Müminleri dost edinmez ve kâfirleri de düşman edinmezseniz dinde kardeşleriniz olan kimseler kendilerine yardım edecek bir kimse bulamazlar. Bundan dolayı yeryüzünde bir fitne ve Allah'ın yolundan alıkoyma sebebi ile büyük bir kargaşa olur.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
73- Kâfir olanlar da birbirinin dostudurlar. Eğer siz bu (hükmü) uygulamazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.
73. Yüce Allah mü’minler arasındaki dostluk bağını akdettikten sonra, kâfirlerin de küfürdeki ortak yanları dolayısı ile birbirlerinin dostları olduğunu haber vermektedir. Bu yüzden kâfirlerle ancak onlar gibi olan bir kimse dostluk bağı kurabilir. “Eğer siz bu (hükmü)” yani müminleri dost, kafirleri düşman edinme hükmünü “uygulamazsanız” hepsini dost edinir yahut hepsine düşman olur ya da kâfirleri dost edinip mü’minleri düşman bellerseniz “yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesad olur.” Bu yolla hak ile batılın, mü’min ile kâfirin birbirine karışması, cihad ve hicret gibi pek büyük ibadetlerin ve bunun dışında mü’minlerin yalnızca birbirlerini dost edinmemesi halinde gerçekleşmesi söz konusu olmayacak pek çok şer’i ve dini maksadın gerçekleşmemesi gibi sayılamayacak kadar çok kötülük ortaya çıkar.
Bundan önceki âyet-i kerimeler hicret eden mü’minlerle (muhacirlerle) Ensar arasında dostluk bağının akdedilmesi hususunda idi. Bu âyet-i kerimeler ise onları övme ve onların mükâfatlarını beyan etme sadedindedir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Burada “yâr ve yakınlar” diye tercüme edilen evliyâ kelimesi vely mastarından gelen velî isminin çoğuludur. Bu kökten gelen vilâyet şeklindeki okunuşun yönetim ilişkisini, velâyet şeklindeki okunuşun ise fert ve gruplar arasındaki yakınlık, dayanışma, taraf ve yardımcı olmayı ifade ettiği hususunda daha önce birkaç yerde açıklama yapılmıştı (el-Bakara 2/257; en-Nisâ 4/2, 138-140, 144; el-En‘âm 6/14). Bazı müfessirler burada açıklanan velâyet ilişkisinin mirasla alâkalı olduğunu ileri sürmüşlerse de âyetlerin geniş kapsamlı olduğu açıktır. Çeşitli asırlarda, kültürlerde, coğrafya ve topluluklarda toplumu birleştiren, kaynaşma ve dayanışmayı sağlayan temel bağlar farklı olmuştur. Bunlar arasında klan ve totem, din, bölge veya yerleşim alanı, ırk, akrabalık, vatandaşlık öne çıkmaktadır. İslâm’a göre akrabalığa ve yerleşim yakınlığına da (komşuluğa, aynı köy veya şehirde oturma) bazı hak ve imtiyazlar tanınmış olmakla beraber temel, belirleyici, baskın siyasî ve sosyal birlik ve dayanışma bağı (velâyet) dine dayanmaktadır, fert ve grupların aynı dine bağlı bulunmasıdır. Bu sebepledir ki, hâkim kanaata göre, yakın akraba olsalar bile, dinleri farklı olanlar arasında miras ilişkisi yürümemektedir.
Din bağına dayalı yardımlaşma ve dayanışmanın kâmil mânada gerçekleşmesinin –en azından o çağda ve bölgedeki– şartı, müminlerin bir arada bulunmaları, belli bir toprak parçası üzerinde bir sosyal ve siyasî “bağımsız birlik” oluşturmalarıdır. Hz. Peygamber ve Mekke’deki müslümanlar, dinlerini seçme ve yaşama hürriyeti tehlikeye düşünce Medine’ye hicret ettiler. Bu muhacirleri, Yesrib’in (Medine) müslümanları topraklarına ve evlerine yerleştirdiler, mallarına ortak ettiler, ellerinden gelen bütün yardımı yaptılar ve bu sebeple “yardımcılar” mânasında ensar diye anıldılar. Bu bağın daha da güçlenmesi için Peygamberimiz, muhacirlerle ensarı bire bir kardeş yaptı, bu kardeşlerin birbirine vâris olmaya varıncaya kadar dayanışmalarını sağladı. Muhacirlerle ensar arasında hem genel hem de özel mânada (birbirine vâris olmaları anlamında) kurulan ve işleyen velâyet (kardeşlik) ilişkisinin, hicret etmemiş müslümanlara da aynıyla uygulanması mümkün değildi. Sadece dinî hayatları ve özgürlükleri tehlikeye düşüp de yardım isterlerse kendilerine yardım edilecekti. Ancak bunun da bir şartı vardı; o şart da, kendilerine karşı müslümanlara yardım edilerek savaşılacak toplulukla müslüman topluluk (devlet) arasında bir saldırmazlık antlaşmasının bulunmamasıydı. Böyle bir antlaşmanın bulunması halinde buna sadık kalınacak, göç etmeyip başkalarının arasında azınlık olarak yaşamayı tercih eden müminlere yardım edilemeyecek, yani velâyet ilişkisi bu noktada işlerliğini kaybedecekti.
Medine dönemi sosyal yapısında görüldüğü şekliyle velâyet ilişkisinin dine bağlı olarak yürümesi müslüman olmayan topluluklar için de geçerlidir; yani onlar da kendi dinlerine mensup olanlara öncelik verirler, birbirlerini korurlar, aralarında yardımlaşırlar. İnsan tabiatına ve sosyal realiteye uygun bulunan bu kural değiştirilir de, dini farklı olan kimselerle velâyet ilişkisi kurulursa, âyette bundan iki kötü sonuç doğacağı bildirilmektedir: Fitne ve fesat. Fitne birey ve toplumun dinî ve ahlâkî hayatının bozulması, kirlenmesi, değişmesi tehlikesidir. Fesat ise din birliğine dayalı dayanışma düzeninin değişmesi, dinleri farklı kimselerle –onlara, yukarıda açıklanan çerçevede velâyet yetkisi vererek– yardımlaşan grupların ortaya çıkması sonucu sosyal düzenin bozulması, asayişin sarsılması, hatta iç karışıklıkların çıkmasıdır.