37- Gök yarılıp da kıpkırmızı bir gül ve erimiş maden gibi olduğu zaman... 38- O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? 39- O gün ne bir insana, ne de bir cine günahı sorulmayacak. 40- O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz? 41- Günahkârlar simalarından tanınacak, perçemlerinden ve ayaklarından tutulup (yaka paça ateşe atılacaklardır). 42- O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?
37-38. Kıyamet gününde dehşetli hallerden, pek çok musibetlerden, korku verici durumların ardı arkasına gelmesinden dolayı “gök yarılıp” ayı ve güneşi söndürüleceği, yıldızları dağıtılacağı; korku ve dehşetin şiddetinden dolayı “da kıpkırmızı bir gül ve erimiş maden gibi” eritilmiş bakır yahut kurşun gibi “olduğu zaman... O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?”
39-40. “O gün ne bir insana, ne de bir cine günahı sorulmayacak.” Onları öğrenme kastı ile böyle bir soru sorulmayacak. Çünkü Yüce Allah, gizliyi de açığı da geçmişi de geleceği de bilendir. O, onların durumları hakkındaki bilgisine göre kullara amellerinin karşılığını verecektir.
41-42. Yüce Allah, kıyamet gününde dünyada iken hayır işlemiş olanlarla, kötülük işlemiş olanlara kendileri vasıtası ile tanınmalarını sağlayacak alâmetler yaratacaktır. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“O günde kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler kararacaktır.”(Âl-i İmran, 3/106) Yani günahkârlar, alınlarından ve ayaklarından yakalanarak sürüklenecek ve cehenneme atılacaklardır. Yüce Allah (günahlarına dair sorduğu soruları) -kendisi bunları onlardan daha iyi bilmekle birlikte-onları azarlamak ve yaptıklarını itiraf ettirmek için soracaktır. Çünkü Yüce Allah, delillerini insanlara karşı en ileri derecede ortaya koymak ve pek üstün hikmetini açığa çıkarmayı murat edecektir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Kıyamet tasvirlerinden birine yer verilen 37. âyetin ardından insanlara ve cinlere günahları hakkında soru sorulmayacağı, günahkârların yaka paça cehenneme atılacakları ve inkâr edip durdukları bu gerçeği iyice bellemeleri için cehennem ateşine sokulup çıkarılacakları, ama bunun bir ferahlama getirmeyeceği çünkü bu defa ateş yerine kaynar suyun içine düşecekleri belirtilmektedir. Şu var ki, 39. âyetteki “İşte o gün ... günahı hakkında soru sorulmaz” anlamındaki ifadeyi, “âhirette sorgu olmayacak” diye anlamamak gerekir. Zira birçok âyette burada çok kısa değinilen bu konuya ayrıntılı biçimde yer verilmiştir. Söz konusu açıklamalar ışığında bu ifadeyi şöyle anlamak uygun olur: Âhirette herkesin durumu öylesine kesin ve apaçık ortaya konacak ki kimsenin kendi ifade ve beyanına baş vurmaya ihtiyaç duyulmayacaktır. Birçok âyette belirtildiği üzere herkes dünyada yapıp ettiklerinin tek tek kayda geçirilmiş olduğunu görecek, günahkârların dilleri, elleri ve ayakları bu konuda tanıklık edecek, ayrıca 41. âyette ifade edildiği gibi günahkârlar simalarından tanınacaktır. İşin aslı böyle olmakla beraber, herkes kendi sevap ve günah durumuna göre haşrolunup hesap meydanına getirildikten sonra yargı süreci başlayacak; yüce Allah, bütün kullarının iyilik ve kötülüklerini eksiksiz kusursuz bilmesine rağmen adalet ve şefkatini ortaya koymak, her kulunun nasıl bir âkıbeti hak ettiğini ona da gösterip onaylatmak üzere herkesi ince bir hesaptan, sorgulama ve yargılamadan geçirecektir (ayrıca bk. Hicr 15/92; Kasas 28/78; Sâffât 37/24; Zemahşerî, IV, 53).
37. âyetin “gül kırmızısı bir yağ gibi olduğu zaman” diye çevrilen kısmı, “kızarmış yağ veya kırmızı deri yahut al kısrak gibi bir gül rengine büründüğü zaman” mânalarında da anlaşılmıştır. Bu mânalara göre yapılan benzetme göğün rengindeki değişmeyi anlatmış olur. Meâlde bir ölçüde bu anlamlar da yansıtılmış olmakla beraber göğün yapısal değişmesiyle ilgili mâna esas alınmıştır (bk. Taberî, XXVII, 141-142; İbn Atıyye, V, 231). Yine, güle yapılan benzetme genellikle renk değişikliği ve göğün kızıl bir renge bürünmesi olarak anlaşılmıştır. İbn Âşûr bunun göğün yarılmasındaki şiddeti ve pek çok parçaya ayrılacağını anlatan bir teşbih de olabileceği kanaatindedir (XXVII, 261).