20- Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır. 21- Kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz? 22- Rızkınız da size vaat edilenler de göktedir. 23- Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.
20. Yüce Allah, kullarını tefekküre ve ibretle bakıp düşünmeye çağırarak şöyle buyurmaktadır:“Yakîn ehli için yeryüzünde âyetler/deliller vardır.” Bu bizzat yeryüzünü, onun kapsamına giren dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları ve bitkileri kapsar. Bunlar üzerinde tefekkür eden, bunların anlamları üzerinde dikkatle düşünen kimselere, bunları yaratanın azametini, egemenliğinin genişliğini, ihsanının kapsayıcılığını, ilminin gizli-açık herşeyi kuşattığını gösterir bu varlıklar.
21. Aynı şekilde kulun kendi nefsinde de birçok ibretler, hikmetler ve rahmetler vardır. Bunlar da Yüce Allah’ın bir tek ve samed olduğuna, bunca yaratıkları boş yere ve amaçsız yaratmadığına delildir.
22. “Rızkınız” yani rızkınızın kaynağını teşkil eden yağmurlar ve çeşitli kaderler demek olan dinî ve dünyevî rızıklar “da size vaat edilenler de” dünya ve âhiretteki mükâfaat ve cezalar “göktedir.” Bunlar da Yüce Allah katından, diğer kaderler gibi inerler.
23. Yüce Allah, birtakım âyetleri/delilleri beyan ederek bunlara aklı başında ve kavrayışlı kimsenin dikkatini çekecek şekilde işaret ettikten sonra vaadinin ve cezasının (amellere vereceği karşılıkların) hak olduğuna yemin etmektedir. Ayrıca bu vaadini bizim için en açık ve kesin bir gerçek olan konuşmaya benzetmekte ve şöyle buyurmaktadır: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun ki o, tıpkı sizin konuşmanız gibi haktır.” Sizler konuşmanızın gerçekliği konusunda şüphe etmediğiniz gibi, aynı şekilde öldükten sonra dirilmek ve amellerinizin karşılığını görmek hususunda da en ufak bir şüpheye düşmemelisiniz.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Kur’an-ı Kerîm insanın kendi varlık sebebi üzerinde düşünmesi için bazan ayrıntılara inerek bazan da genel bakış sağlayarak onu ilâhî kudretin evrendeki işaretlerine dikkatle bakmaya davet eder. Bu işaretleri iki ana grupta toplamak mümkündür: İnsanın kendi varlığındakiler ve dış âlemdekiler (özellikle bk. Fussılet 41/53). Cenâb-ı Allah’ın şuurlu varlıkları yaratmasındaki temel gayenin kendisine kulluk etmeleri olduğuna dair kapsamlı bir açıklamaya yer verilen bu sûrede de (bk. 56. âyet), aklını vicdanının kontrolü altında çalıştırabilen, muhâkeme gücünü iyi niyetle kullanabilen insanlar hem kendilerindeki hem de yeryüzündeki sayısız kanıtlar üzerinde düşünmeye çağırılmaktadır. 20. âyette geçen ve “sağlam düşünce ve inanç sahipleri” diye çevirdiğimiz mûkınîn kelimesini müfessirler genellikle “ibret gözüyle bakıp sağlam bir düşünce ile kesin bir inanca ulaşanlar yahut bu yolla inançlarını pekiştirenler” şeklinde anlamışlardır. Zemahşerî bu bakışla iman arasındaki ilişkiyi özetle şöyle açıklar: Bunlar, kesin delile dayalı ve gerçeğe ulaştıran doğru yolu izleyen muvahhidlerdir (Allah’ın birliğine inananlar). Çünkü onlar basiret sahibidirler, ibret gözüyle ve derinlere nüfuz eden bir anlayışla bakarlar; bir kanıt gördüklerinde onun üzerinde nasıl fikir yürütüleceğini bilirler ve imanlarına iman katarlar (Taberî, XXVI, 204; Zemahşerî, IV, 28; İbn Atıyye, V, 175).