TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Bizimle, Allah'a iman etme, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e indirilen ve onun bize getirdiği hak ile aramızı hangi şey ayırabilir? Hâlbuki biz, peygamberler ve Allah'a itaat ederek, azabından korkarak onlara tabi olanlarla birlikte cennete girmeyi umut ediyoruz.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
82- Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi bakımından en yakınlarının ise:“Biz hıristiyanlarız” diyenlerin olduğunu göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin ve rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır. 83- Peygambere indirileni işittiklerinde aşina oldukları haktan ötürü gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki:“Rabbimiz, iman ettik; artık bizi şahid olanlarla beraber yaz.” 84- “Rabbimizden bizi de salihler topluluğu ile birlikte kılmasını ümit edip dururken ne diye Allah’a ve bize gelen hakka iman etmeyelim?” 85- Allah da söylediklerinden dolayı altlarından nehirler akan cennetleri, orada ebedi kalmak üzere onlara mükâfat olarak ihsan etmiştir. İşte ihsan sahiplerinin mükâfatı budur. 86- Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar, o çılgın ateşin ehlidirler.
82. Yüce Allah müslümanları dost edinmeye ve onları sevmeye daha yakın olan ve bu hususta daha uzak olan iki kesimi açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin.” Kayıtsız ve şartsız olarak bu iki kesim, insanlar arasında İslâm’a ve müslümanlara en büyük çapta düşmanlık besleyen, onlara zarar vermek için en büyük gayret ve çabaları ortaya koyan kimselerdir. Buna sebep ise kıskançlıklarından, inat ve küfürlerinden ötürü müslümanlara besledikleri ileri derecedeki öfkedir. “İman edenlere sevgi bakımından en yakınlarının ise: “Biz hıristiyanlarız” diyenlerin olduğunu göreceksin.” Yüce Allah, bunun çeşitli sebeplerini de söz konusu etmektedir: Bunlardan birisi: “Aralarında keşişlerin ve rahiplerin” bulunmasıdır. Yani kendilerini zühde veren ilim adamları ile manastırlarda ibadete çekilen abidlerin bulunmasıdır. İlim ile birlikte zühd ve aynı şekilde ibadet, kalbe incelik ve yumuşaklık veren, kalbin katılığını gideren hususlar arasındadır. Onlarda yahudilerin kabalıkları ile müşriklerin katılığı bulunmaz. Diğer bir sebep “onların büyüklük taslamamaları”dır. Yani bunlarda hakka bağlanıp itaat etmeye karşı bir büyüklük ve bir dikkafalılık yoktur. Bu da onların müslümanlara yakın olmalarını ve onları sevmelerini gerektirir. Çünkü alçak gönüllü bir kimse büyüklük taslayana göre hayra daha yakındır.
83. Bir diğer sebep de onların:“Peygambere indirileni işittiklerinde” yani Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e indirileni işittiklerinde bunun kalplerini etkilemesi ve bundan dolayı kalplerinin yumuşaması, gözlerinin de -kesin doğru olduğuna inandıkları hakkı işittiklerine uygun olarak- yaşla dolup taşmasıdır. Bundan dolayı onlar, hakka iman etmiş, onu ikrar etmiş ve:“Rabbimiz iman ettik, artık bizi şahit olanlarla beraber yaz” diye dua etmişlerdir. Burada sözü geçen “şahit olanlar” ise Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmetidir. Allah’ın vahdaniyetine, peygamberlerinin risaletine ve getirdiklerinin doğruluğuna şahitlik ettikleri gibi önceki ümmetlerin tasdiklerine ve yalanlamalarına da şahitlik ederler. Bunlar adaletli kimselerdir ve onların şahitlikleri makbuldür. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık. Bütün insanlara karşı şahitler olasınız, bu peygamber de size karşı şahit olsun diye...”(el-Bakara, 2/143)
84. Anlaşıldığı kadarı ile bu Hıristiyanlar iman etmeleri ve bu hususta ellerini çabuk tutmaları dolayısı ile birieri tarafından kınanmış olduklarından şöyle demişlerdir:“Rabbimizden bizi de salihler topluluğu ile birlikte kılmasını ümit edip dururken ne diye Allah’a ve bize gelen hakka iman etmeyelim?” Yani bizi Allah’a iman etmekten alıkoyan nedir ki? Çünkü en ufak bir şüphe ve tereddüdün söz konusu olmadığı hak, Rabbimizden bize gelmiş bulunuyor. Biz iman edip hakka uyacak olursak Allah’ın bizleri salihler ile birlikte cennete sokacağını ümid ederiz. O halde iman etmekten bizi alıkoyan nedir? Durumun böyle olması imana koşmayı, ona sıkı sıkı bağlanmayı ve ondan geri kalmamayı gerektirmiyor mu?
85. Bu sözleri üzerine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah da söylediklerinden dolayı” yani dile getirdikleri iman ve açıkça hakkı tasdiklerinden ötürü “altlarından nehirler akan cennetleri, orada ebedi kalmak üzere onlara mükâfat olmak üzere ihsan etti. İşte ihsan sahiplerinin mükâfatı budur.” Bu âyet-i kerimeler Necaşi vb. hıristiyanlar arasından Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman eden kimseler hakkında inmiştir. Aynı şekilde hâlâ daha aralarından İslâm dinini seçen ve izledikleri yolun batıl olduğunu açıkça görebilen kimseler bulunagelmektedir. Bunlar, gerçekten de İslâm dinine yahudilerden de müşriklerden de daha yakındır.
86. Yüce Allah ihsanda bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten sonra kötü hareket edenlerin cezasını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Kâfir olup âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar, o çılgın ateşin ehlidirler.” Çünkü onlar, Allah’ı inkar etmiş ve hakkı açıkça ortaya koyan âyetlerini yalanlamış kimselerdir. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerden ilk dördünün Habeş Necâşîsi Ashame ve çevresindeki insaf sahibi hıristiyanlar hakkında indiği rivayet edilir. Bu rivayetlere göre, hükümdar Mekke müşriklerinin zulüm ve baskısı karşısında Habeşistan’a göç etmek zorunda kalan müslümanları dinlemek üzere ileri gelen din bilginlerini ve rahipleri de çağırmıştı. Necâşî “Sizin kitabınızda Hz. Meryem’den söz ediliyor mu?” diye sorunca müslümanlar onun adıyla bir sûre bulunduğunu belirtip Kur’an’dan bazı bölümleri okudular. Okunanlar oradaki samimi inanç sahibi hıristiyanları duygulandırdı ve onları ağlattı. Tefsirlerde, hükümdarın Hz. Peygamber’e gönderdiği bir heyetin ve Resûlullah zamanında Medine’ye gelen başka hıristiyan grupların Kur’an’ı dinlerken dinî bir coşku ile ağladıklarına dair rivayetler de vardır (Taberî, VII, 1-6; İbn Atıyye, II, 225-227; Elmalılı, III, 1796).
82. âyette, Hz. Muhammed’in temas halinde olduğu inanç çevreleri, kendisine iman edenlere karşı tutumları bakımından iki gruba ayrılmakta, bunlardan yahudilerin ve müşriklerin müslümanlara olumsuz baktıkları, en olumlu bakışın ise hıristiyanlara ait olduğu belirtilmektedir. Bu, belirli inanç kesimlerini kesin bir tasnife tâbi tutup buna göre dost veya düşman ilân etme amacı taşımamaktadır.
Âyetteki bu tesbitin o dönemdeki olguya tamamen uygun olduğu tarihen sabittir: Medine’deki yahudiler müslümanları bir kaşık suda boğabilmek için türlü entrikalara başvurmuşlar, Mekke’deki müşrikleri kışkırtma ve onlarla iş birliği imkânları araştırma dahil bu uğurda her yolu denemişlerdir. Mekke müşrikleri müslümanlara açıkça savaş ilân edip husumetlerini en şiddetli biçimde ortaya koydukları ve inanç bakımından da müslümanlara yahudilere nisbetle daha uzak oldukları halde, muhtemelen âyette yahudiler hem kendi imkânlarını kullanmaları hem de başka düşman potansiyelleri harekete geçirmeye çalışmaları yüzünden müşriklerden de önce anılmışlardır. Bu arada, yahudilerin kendilerini uyarmak ve aydınlığa çıkarmak üzere gönderilen peygamberleri öldürmekten çekinmemeleri ve bu özelliklerine Kur’an’da yer yer gönderme yapıldığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Öte yandan, Habeşistan necâşîsinin kendi ülkesine göç etmek zorunda kalan müslümanlara yaptığı iyi muamele, Hz. Peygamber’in değişik ülkelerin hükümdarlarına yolladığı elçilere ve İslâm’a çağrı mektuplarına gösterilen en olumlu tepkilerin hıristiyanlardan gelmiş olması da (bk. Levent Öztürk, “Etiyopya [Tarih]”, DİA, XI, 492-493), âyetteki tasvirle tamamen örtüşmektedir.
O dönemdeki bu tavrın, hıristiyanların müslümanların uzağında, yahudilerin ve müşriklerin ise yakınında hatta onlarla iç içe olmalarına bağlanması gerektiği, düşmanlık ve sevginin o gün de bugün de din veya dünya adına menfaat ve egemenlik çekişmesinin eseri olduğu, dinin bu konuya herhangi bir etkisinin bulunmadığı ileri sürülebilir. Hatta tarihte ve günümüzde müslümanlarla yahudiler, çok tanrı inancına sahip olanlar ve hıristiyanlar arasındaki ilişkilerden bu düşünceyi destekleyen örnekler verilebilir. Bu bakış genel olarak isabetli olsa da, Kur’an’ın amacını ortaya koyma açısından doğru ve yeterli değildir. Kur’an burada çekişme olgusunu açıklamanın ötesinde daha yüksek, daha kapsamlı bir gerekçeye ışık tutmaktadır ki o da şudur: Düşmanlık ve sevginin asıl gerekçesi tarafların dinî ve dinî olmayan gelenekleriyle ahlâkî ve sosyal terbiyelerinin sonucu olarak oluşan hâlet-i rûhiyedir. Bu âyette hıristiyanların sevgi beslemelerinin sebebine dikkat çekilmiş, yahudilerin düşmanlıklarının sebebine ise değinilmemiştir. Çünkü onların hâlet-i rûhiyeleri birçok sûrede açıklanmıştır. Yahudi ve müşrikleri müslümanlara karşı düşmanca davranmaya yönelten ortak vasıflar arasında kendini beğenmişlik, haddini bilmezlik, ırkçılık, maddeperestlik, sevgi ve şefkat duygularının zayıf oluşu sayılabilir. Câhiliye Arapları yahudilere nisbetle daha ince duygulu, cömert, diğerkâm ve hürriyete düşkündüler. Âyette yahudilerin önce anılması bu sebebin yanı sıra, peygamberleri öldürme ve başkalarının mallarını haksız yere yeme alışkanlıklarından dolayı olmalıdır. Tabii ki her toplumda iyiler ve kötüler bulunur. Burada işaret edilen hususlar inanç gruplarının toplumsal karakterleriyle ilgilidir. Öte yandan yahudilerin tek Tanrı inancına sahip olmaları dolayısıyla müslümanlara hıristiyanlardan daha yakın oldukları düşünülebilir. Fakat Hıristiyanlığa sonradan sokulan ve mensupları tarafından da anlaşılıp mâkul bir izaha kavuşturulamamış olan teslîs inancının onların davranışları ve müslümanlara bakışları üzerinde önemli bir olumsuz etkisi olmamıştır. İnsanları birbirine yaklaştıran veya uzaklaştıran asıl faktör ahlâkî davranışlar ve âdâb-ı muâşerettir. Hıristiyanların Allah inancı konusundaki yanlışlıkları ve sapık düşünceleri ise zaten Kur’an’da değişik vesilelerle eleştirilmiştir. Burada söz konusu olan inançlar değil davranışlardır (Reşîd Rızâ, VII, 5-11).
Bu iki kesimin müslümanlara düşman olma sebeplerini, âyette hıristiyanlarla ilgili olarak yapılan açıklamadan da anlamak mümkündür. Âyette bunlar hakkında “Yine, onlar arasında inananlara sevgi bakımından en yakın olanların da ‘Biz hıristiyanız’ diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar” buyurulmuştur. Burada önce o dönemde Araplar arasında yaygın olarak bilinen ve gözleme dayanan bir tesbite yer verildiği görülmektedir. Zira hıristiyan keşiş ve rahipler Araplar arasında tevazu, hoşgörü ve diğer ahlâkî erdemleriyle, yine mâbedlerin imarı için özel çaba sarfetmeleriyle tanınan örnek birer şahsiyet olarak tanınıyorlardı. Nitekim o dönem Arap şiirinde bu hususa vurgu yapan parlak sözler bulunmaktadır. Bünyesinde bu tür insanları barındıran ve onları saygın bir konuma getiren bir toplumun ahlâkî bakımdan kendini düzeltmesi ve dolayısıyla müslümanlara yakın davranması da tabii olacaktır (İbn Âşûr, VII, 7-9). Onların temel özelliğini belirten soyut ifade ise âyetin sonunda yer almıştır ve bu, esasen bütün ilâhî dinlerin temel umdelerinden olan “İnsanın yüce Allah’ın kudreti karşısında kendi küçüklüğünün ve aczinin idraki içinde olması, bu sebeple de bir yandan O’na mutlak biçimde itaat etmesi diğer yandan O’nun yarattıklarına karşı şefkatle muamele etmesi” ilkesinin bir başka ifadesidir. Şu halde âyette, alçak gönüllü olmayı ve kendine kötülük edene bile hoşgörülü davranmayı öğütleyen Hıristiyanlığın bu anlayışa diğer dinlere nisbetle daha yatkın olduğuna işaret edilmiş olmalıdır. “Ve onlar büyüklük taslamazlar” şeklinde tercüme edilen cümle, “İzan sahibidirler yani ön yargılı davranmayıp karşı tarafı dinlerler” şeklinde de yorumlanmıştır (Taberî, VII, 1). Ayrıca âyette, bir toplumda ilâhî buyruk ve yasakları sürekli olarak inceleyen ve insanlara bu doğrultuda yol gösteren bilginlerin ve kendini Allah’a kulluk etmeye adamış insanların bulunmasına olumlu bir tarzda değinilmiştir. Buradan, –İslâm’da ruhbanlık tasvip edilmemekle beraber– dinin araştırılması ve yaşanmasına destek veren toplumların zihin ve gönüllerini hakikat çağrısına kapatmamış olmaları dolayısıyla gerçeği yakalama şansına daha fazla sahip olacakları anlaşılmaktadır (Kur’an’ın ruhbanlık yani din adamları sınıfının oluşturulması konusundaki yaklaşımı hakkında bk. Tevbe 9/ 31, 34; Hadîd 57/ 27).
84. âyette geçen “Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dahil etmesi olduğuna göre, Allah’a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim?” meâlindeki sözün, Hz. Muhammed’in bildirdiklerinin Allah katından gelen gerçekler olduğuna kanaat getiren dindar hıristiyanlara ait olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu sözün, onların önceki dinlerini bırakıp İslâm’a girme kararı verirlerken karşılaştıkları tereddütten dolayı ve yaptıkları bir iç muhasebe sonucunda söylemiş olmaları yanında, başkalarına verdikleri bir cevap olması da muhtemeldir. Bir yoruma göre bu cevap, kendi dindaşlarından ve çevrelerinden müslüman olma kararına karşı çıkanlara ve içlerine kuşku düşürmeye çalışanlara verilmiş olmalıdır. Bu konudaki bir rivayet ise, onların İslâm’a girdikleri haberini alan yahudilerin kendilerini bu karardan vazgeçirme çabaları karşısında verdikleri bir cevap olduğu yorumunu desteklemektedir (İbn Âşûr, VII, 11-12).