Diyanet İşleri
Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirilen Kuran'ı gereğince uygulasalardı, her yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi
Elmalılı Hamdi Yazır
Eğer onlar, Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, hem üstlerindeki, hem de ayaklarının altındaki (nimetlerden bol bol) yerlerdi. Onların arasında ılımlı bir grup da vardı. Böyle olmakla beraber onların çoğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve kendilerine indirilmiş olanı gerektiği şekilde uygulasalardı elbetteki hem üstlerinden hem ayaklarının altından rızıklanacaklardı. İçlerinde orta yolu izleyen bir topluluk var. Ama onların çoğunluğunun yapmakta olduğu ne kadar da kötü!
Süleyman Ateş
Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, muhakkak ki üstlerinde(ki ağaçların meyvelerinde)n ve ayaklarının altın(daki ürünler)den yerlerdi. İçlerinde tutumlu (ılımlı) bir ümmet var, ama onlardan çoğu, ne kötü işler yapıyorlar?
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
64- Yahudiler:“Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi. Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder. Andolsun ki Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır. Biz, aralarına kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık bıraktık. Onlar ne zaman bir savaş ateşi yakmak istediyseler Allah onu söndürdü. Onlar, yeryüzünde fesada koşarlar, Allah ise fesatçıları sevmez. 65- Eğer Kitap ehli, iman edip takva sahibi olsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naim cennetlerine koyardık. 66- Yine eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri katından kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı, elbette hem üstlerinden hem de ayakları altından yerlerdi. İçlerinden orta yolu tutan bir zümre yok değil, ancak çoğu çok kötü işler yapmaktalar!
64. Yüce Allah yahudilerin oldukça çirkin sözlerini ve iğrenç inançlarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“Yahudiler: Allah’ın eli” hayırda, iyilikte ve ihsanda bulunmaktan yana “bağlıdır, dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlandı ve onlara lanet edildi.” Bu, kendi söyledikleri türünden bir beddua anlamı da içerir. Yani “elleri bağlansın ve onlara lanet olunsun” anlamındadır. Zira söyledikleri bu söz, Kerim olan Allah’ı cimrilikle ve ihsanda bulunmamakla niteleme anlamı içermektedir. Yüce Allah da onları, bu niteliğin kendisi ile cezalandırmıştır. Böylece insanların en cimrileri ve en az iyilik yapanları, Allah hakkında en kötü zan besleyenleri ve Allah’ın rahmetinden en uzak kalanları oldular. O rahmet ki her şeyi kuşatmış, ulvi ve sufli alemin her tarafını doldurmuştur. Bundan dolayıdır ki Allah tebâreke ve teâlâ şöyle buyurmaktadır:“Hayır! O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi infak eder” İstediğini yapmasına engel olacak, O’na karşı bir sınır belirleyecek hiçbir kimse yoktur. O, lütfunu, dinî ve dünyevî ihsanını bol bol bağışlamış, kullarına da cömertliğine mazhar olacak şekilde hareket etmelerini, masiyet işlemek sureti ile O’nun ihsan kapılarını kendi yüzlerine kapatmamalarını emretmiştir. O’nun eli, gece ve gündüz cömertçe infak etmektedir. Her vakit O’nun hayrı sağanak sağanak yağmaktadır. Kederleri açmakta, gamları gidermekte, fakirleri zengin kılmakta, esirleri esaretten kurtarmakta, kalbi kırıkların kalbini hoş etmekte, kendisinden dilekte bulunanların dileklerini kabul etmekte, oldukça fakir kimseye ihtiyaçlarını vermekte, darda ve sıkıntıda kalmış olanların dualarını kabul etmekte, dilekte bulunanların dileklerini yerine getirmektedir. Kendisinden dilekte bulunmayanlara da nimet ihsan etmekte, iyileşme talebinde bulunanlara afiyet vermekte, isyankâr bir kimseyi bile hayrından mahrum bırakmamakta, iyi olan da kötü olan da nimetlerinden bol bol yararlanmaktadır. Ayrıca o gerçek dostlarına, salih amel işleme muvaffakiyetini de cömertçe ihsan eder. Sonra da bu amellerine karşı onları över ve bu amelleri onlara izafe eder. Gerçekte ise bu ameller O’nun cömert lütfundandır. Dünya ve âhirette bu amellerine karşı onları anlatılamayacak ölçüde ve hiçbir kulun hatırına gelmeyecek şekilde mükâfatlandıracaktır. O, bütün hallerinde onlara lütfu ile muamele eder. Onlara ihsanından ulaştırır ve pek çoğunu hiç fark edemeyecekleri bir çok musibetleri de onlardan uzaklaştırır. Kulların sahip oldukları bütün nimetler kendisinden olan, hoşlanmadıkları hallerin bertaraf edilmesinde kendisine yalvarıp yakardıkları yüce Zât, her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kimsenin kendisini hakkıyla övmesi mümkün olmayan, aksine kendisini övdüğü gibi olan o Yüce Allah’ın şanı ne yücedir! Biz kulların göz açıp kırpacak kadar bir süre dahi lütuf ve cömertliğinden uzak kalamadığı, hatta O olmaksızın var olamadıkları ve ancak O’nun cömertliği ile varlıklarını sürdürebildikleri Allah ne yücedir! Cahilliği dolayısı ile Rabbine muhtaç olmadığını zanneden ve O’nun Celaline yakışmayan şeyleri O’na nispet edenler de ne kadar çirkindirler! Kahrolsun böyleleri! Allah azze ve celle bu çirkin sözleri söyleyen yahudilere ve halleri onların halleri gibi olan benzerlerine söyledikleri sözün bir bölümüne uygun düşecek şekilde muamelede bulunsaydı, şüphesiz helâk olurlar ve dünyalarında bedbaht olurlardı. Fakat onlar bu sözleri söylemekle birlikte Allah, onlara hilmiyle muamele etmekte, onları görmezlikten gelmekte ve onlara mühlet vermektedir. Ancak onlara vereceği azabı da ihmal etmeyecektir. Yüce Allah’ın:“Andolsun ki Rabbinden sana indirilen, onların çoğunun azgınlığını ve küfrünü artıracaktır” buyruğuna gelince bu, bir kula verilecek en büyük cezalardan birisidir. Çünkü Allah’ın Rasûlüne indirmiş olduğu, kalp ve ruha hayat kaynağı olan, dünya ve âhiretin mutluluğunu ve bunlardan daha büyük olan her iki yurdun başarı ve mutluluğunu içeren, Allah’ın kullarına bir lütfu olarak hatırlattığı ve onu kabul için ellerini çabuk tutmalarını, bu lütuf dolayısı ile Allah’a teslimiyetlerini arzedip buna karşılık Allah’a şükretmelerini gerektiren böyle bir nimetin; bir başka kimsenin sapıklığının daha bir artmasına, azgınlığının daha bir çoğalmasına, küfrünün daha da ileri gitmesine sebep olması, gerçekten de kulun karşı karşıya kalabileceği büyük bir ceza ve büyük bir musibettir! Buna sebep ise onun böyle bir ilâhi lütuftan yüz çevirmesi, onu reddetmesi, ona karşı inatla durması, batıl ve yersiz şüphelerle ona karşı çıkmasıdır. “Biz, aralarına kıyamet gününe kadar sürecek bir kin ve düşmanlık bıraktık.” Hiçbir şekilde birbirleriyle kaynaşmayacaklardır, birbirlerine yardımcı olmayacaklardır, maslahatlarına olan herhangi bir hal üzere ittifak etmeyeceklerdir. Aksine kalpleri ile birbirlerine buğzetmeye, fiilleri ile de birbirlerine düşmanlık göstermeye kıyamet gününe kadar devam edip gideceklerdir. “Onlar” İslâm’a ve müslümanlara zarar vermek kastı ile “ne zaman bir savaş ateşi yakmak istediyseler” bunu açığa vurup bu işi tekrar tekrar ortaya koymak istediyseler, süvarileri ve piyadeleri ile toplanıp bir araya geldiyseler “Allah onu” onları yardımsız bırakmak sureti ile ordularını darmadağınık etmek ve müslümanları da onlara karşı muzaffer kılmak sureti ile “söndürdü.”“Onlar yeryüzünde fesada koşarlar” yeryüzünde fesat çıkarmak için bütün gayret ve çabalarını ortaya koyarlar. Yani masiyet işlerler, batıl dinlerine çağırırlar ve İslâm’a girmeye engel olmaya çalışırlar. “Allah ise fesatçıları sevmez.” Aksine böylelerine son derece buğzeder ve bu tutumlarına karşılık onları cezalandırır.
65. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Kitap ehli iman edip takva sahibi olsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naim cennetlerine koyardık.” Bu, Allah’ın lütuf ve cömertliğindendir. O, Kitap ehlinin kötü yanlarını, kusurlarını ve batıl sözlerini zikrettikten sonra onları tevbe etmeye çağırmakta, Allah’a, meleklerine, bütün peygamberlerine iman edip masiyetlerden sakınacak olurlarsa, ne olursa olsun günah ve kötülüklerini örtüp bağışlayacağını ve canların çektiği, gözlerin lezzet alacağı her türlü nimetin yer aldığı nimet dolu cennetlerine onları yerleştireceğini haber vermektedir.
66. “Yine eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri katından kendilerine indirileni dosdoğru uygulasalardı” yani bunlardaki emirleri ve yasakları Allah’ın teşvik edip yönlendirdiği şekilde yerine getirselerdi, demektir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Kur’ân-ı Kerîm’e iman da bu iki kitabın gereği gibi uygulanması kapsamına girmektedir. Eğer Rablerinin, kendi menfaatlerine ve onlara gösterdiği itina dolayısı ile indirmiş olduğu bu büyük nimetin gereğini yerine getirmiş olsalardı “şüphesiz üstlerinden ve ayakları altından yerlerdi.” Yani Allah azze ve celle üzerlerine bol bol rızık ihsan eder, semadan yağmur yağdırır ve yerden de bitkileri bitirirdi. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Eğer o ülkelerin halkları iman edip de takvalı olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler(in kapısını) açardık.”(el-Araf, 7/96)“İçlerinden” yani Kitap ehlinden “orta yolu tutan” Tevrat ve İncil ile güçlü ve tam bir gayretle olmasa da amel eden “bir zümre yok değil, ancak çoğu çok kötü işler yapmaktalar!” Yani aralarından kötülük işleyenler pek çoktur. Hayırlarda ileri geçen “es-sabikûn” ise pek azdır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Ehl-i kitabın kendilerini karanlıktan kurtarıp aydınlığa çıkaran ilâhî bildirimlerin ve ihsan edilen dünya nimetlerinin kadrini bilemedikleri, böylece kendi elleriyle dünya ve âhiret mutluluğunu heder ettikleri, bununla birlikte içlerinde doğruyu arayan, davranışlarında taşkınlıktan kaçınan bir grubun da bulunduğu haber verilmektedir (Ehl-i kitap’tan dürüst davrananlar hakkında ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/75).
65. âyette bir taraftan kötülüklerin bağışlanmasından yani günahkâr kişinin mahcup duruma düşürülmekten kurtarılması ve cezasının kaldırılmasından, diğer taraftan da nimetlerle dolu cennetlere kavuşturulmaktan söz edilerek âhiret mutluluğunun iki yönünün bulunduğu hatırlatılmaktadır.
66. âyetin “Göğün ve yerin türlü türlü nimetlerinden yararlanırlardı” şeklinde mâna verdiğimiz kısmının lafzî karşılığı şöyledir: “Hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi.” Burada geçen “üst” anlamındaki fevk ve “alt” anlamındaki taht kelimelerinin, sağlanan rızık yollarının ne kadar çok ve çeşitli olduğunu belirtme amacıyla kullanıldığı anlaşılmaktadır (Şevkânî, II, 68). Buna göre âyette, dünya nimetlerinin de ilk bakışta çevrede görünenlerle sınırlı olmadığına dikkat çekilip insanların yerin üstündekilerinin yanı sıra yer altı servetlerini ve uzayın zenginliklerini araştırmaları için geniş ufuklar açılmaktadır. Bununla beraber, âyetin bu kısmına başka yorumlar da getirilmiştir. Bunlardan birine göre, “üstlerinden” ifadesi, kulların kendi çabaları dışında Allah Teâlâ’nın lutfedeceği nimetleri, “ayaklarının altından” ifadesi ise insanın çalışıp çabalamasıyla elde edeceği imkânları belirtmektedir. Diğer bir tefsire göre bunlardan birincisi toplumsal üretimden devlet eliyle pay almaya, ikincisi bireysel girişim ve üretimle elde edilecek imkânlara işaret etmektedir (Elmalılı, III, 1735).
Tevrat’ta da yahudilere Allah’ın buyruklarını yerine getirip yasaklarından kaçınmaları halinde Allah Teâlâ’nın onları bütün milletlerden üstün kılacağı ve nimetlerle bezeyeceği vaad edilmişti (Levililer, 26/3-12; Tesniye, 28/1-14). Buna göre âyetin, onların bu vaadin kıymetini bilemediklerine dikkat çektiği söylenebilir.
Âyette Tevrat ve İncil’i ve rableri tarafından diğer indirilenleri doğru dürüst uygulamış olma şartına bağlı olarak çeşitli rızıklardan bol bol yararlanıp refah içinde yaşama imkânından söz edildiğini dikkate alan bazı müfessirler, Ehl-i kitabın ve özellikle yahudilerin tarihte çektikleri büyük mahrumiyet ve sıkıntıların bu şartın icaplarını yerine getirmemelerinden kaynaklandığı yorumunu yapmışlardır. Aynı anlayıştan hareketle, günümüzde dünyanın en müreffeh toplumları arasında Ehl-i kitap mensuplarının bulunduğu göz önüne getirilirse, bu durumu, söz konusu toplumların bir mensubiyet açıklamasında bulunmasalar bile, fiilen, dünya hayatında ve refah toplumuna ulaşma amacında başarılı olabilmek için gerekli bulunan ilâhî-tabii kural ve yasalara uygun bir hayat düzeni geliştirme çabası içinde olmalarına bağlamak mümkündür. Burada dikkat edilmesi gereken bir husus şudur: Dinin icaplarına uymuş olmanın göstergesi, bazı dinî ayrıntıları ön plana çıkarmak değil her şeyden önce dinin insan hayatındaki yerini ve önemini idrak etmektir. Batı dünyasının din olgusu karşısında başarılı bir tavır sergileme yolunda ciddi mesafeler almış olmasının temelinde bu anlayışın bulunduğu gözlenmektedir. Gerçekten, bu tavır bazı seremonilere ve sembolik düzenlemelere özgüymüş gibi görünse de, bu tezahürler dine bakışla ilgili ilkeyi yansıtması açısından çok önemlidir. Zira bunun vazgeçilmez sonucu, dinin yükselen değerler arasındaki yerini alması, dine saygı sınırının ihlâline sıcak bakılmaması, dinî araştırmalara önem verilmesi, dinlerin ortak ilkelerinden yararlanılması ve vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç bulunduğunun kabullenilmesi olmaktadır.
Esasen bağışlanma ve ödüllendirilme için iman, yeterli ve başlı başına bir sebeptir. Fakat Allah katında değer taşıyan iman sadece inanma sözcüklerini söylemekten ibaret olmayıp asıl önemli olan gönülden teslimiyettir. Bunun da olabildiğince davranışlarla pekiştirilmesi gerekir. Bundan ötürü imanın hemen ardından “Günahtan sakınma çabası göstermiş olsalardı” buyurulmuştur (Râzî, XII, 46). Buna göre, tek başına imandan söz eden âyet ve hadislerde, kuru kuruya iman sözcüklerini söylemenin değil, burada belirtildiği tarzda bir inancın yani sahibini üzerine titrercesine koruma çabasına iten, gerektiğinde uğrunda mahrumiyetlere ve yorgunluklara katlanmaktan haz duyulan bir teslimiyetin kastedilmiş olduğuna dikkat edilmelidir.
66. âyetin “ve rableri tarafından onlara indirileni” diye tercüme edilen kısmını, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ dışındaki peygamberlere verilen ilâhî kitaplar ve sahîfeler şeklinde yorumlayanlar vardır. Bazı müfessirler ise bununla özel olarak Kur’an’ın kastedildiği kanaatindedirler. Âyetteki sıralama ve sahîfelerin elde bulunmadığı dikkate alındığında bu son görüşün daha isabetli olduğu düşünülebilir. Yine bu âyetin, “Doğru dürüst uygulamış olsalardı” şeklinde çevrilen kısmı için yapılan yorumları “İlâhî kitabı hiçbir değişikliğe uğratmadan hep göz önünde tutsalar ve onun içeriğine gerektiği gibi uysalardı” şeklinde özetlemek mümkündür.
Taberî “Ehl-i kitap, farklılıklar taşıyan ve aralarında nesih (yürürlükten kaldırma) ilişkisi bulunan Tevrat, İncil ve Hz. Muhammed’e indirileni bir arada nasıl uygulayabilirler?” şeklinde hatıra gelebilecek soruyu şöyle cevaplar: Bunlar arasında bazı hüküm farklılıkları bulunsa bile, hepsi Allah’ın elçilerine iman etmeyi ve onların Allah katından getirdiğini yürekten onaylamayı emretme noktasında birleşmektedirler. Tevrat, İncil ve Hz. Muhammed’e indirileni birlikte uygulamalarından maksat ise, bunların içeriklerini (Allah katından olduğunu) yürekten kabul etmek, hepsinin birleştiği hükümleri uygulamak, farklı hükümler bakımından da kendisine uymanın farz kılındığı dönemle sınırlı olarak her birine göre amel etmektir (Câmiu’l-beyân [Şâkir], X, 462-463).
Âyette Ehl-i kitap’tan bir grubun sıfatı olarak kullanılan muktesıde kelimesinin masdarı iktisâddır. Sözlükte iktisat “mutedil davranma, orta yolu tutma” gibi anlamlara gelir. Gerek tarihte gerekse günümüzde başta inanç konusunda olmak üzere Ehl-i kitap içinde farklı anlayış ve tutuma sahip kişilerin ve fırkaların yer aldığı, bunlar arasında meselâ Hz. Îsâ’nın rab değil sadece Allah’ın elçisi olduğuna inananların, hatta Hz. Muhammed’in peygamber olduğunu kabul edenlerin bulunduğu bir gerçektir. Kanaatimizce âyette bu gerçeğe değinilmekte ve bütün Ehl-i kitap mensuplarının aynı kefeye konamayacağına dikkat çekilmektedir. Ehl-i kitap’tan davranışlarında itidalden ayrılmayan ve bir düşünceyi yargılarken insafı elden bırakmayanların Kur’an-ı Kerîm’de böyle olumlu bir biçimde anılmaları, müslümanları başka inanç çevreleriyle diyalog imkânlarını araştırmaya yöneltmekte ve kendilerinin de davranışlarında itidali esas almaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Gerçekten, önüne konan delilleri bağnazlık göstermeden değerlendirmeye alabilen kişinin doğruyu yakalayabilme ihtimali oldukça yüksektir. Fakat ne yazık ki âyetin sonunda belirtildiği üzere Ehl-i kitap mensuplarının bir çoğu bu şekilde davranmamaktadır. Bunun sonucunda da tarih sayfaları arasında Haçlı seferleri gibi insanlık için yüz kızartıcı tablolar oluşabilmiştir. Çağımızda ise Batı dünyası, evrensel değerler denen ve çoğu ilâhî dinlerin ortak ilkeleri olup İslâm tebliği ile kemal noktasına ulaşmış ve müslümanlarca asırlar boyu hayata geçirilmiş olan değerlere yönelmiştir. Bu düşünceyi hayata geçirmeye çalışan insaf sahibi bir kesimin bu tablolardan mahcubiyet duyduklarını ifade etme ihtiyacını bile hissettiği görülmektedir. Bununla birlikte bazı kritik durumlarda, yahudi ve hıristiyanlardan birçoğunun bağnazlıklarından sıyrılamadıkları ortaya çıkmaktadır.