Diyanet İşleri
De ki: "Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir, Allah her şeyi bilendir
Elmalılı Hamdi Yazır
De ki: Siz dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah herşeyi hakkıyla bilendir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
De ki: "Siz Allah'a dininizi mi öğretiyorsunuz? Oysaki Allah, gökte ne var, yerde ne var hepsini bilir. Allah her şeyi çok iyi bilmektedir."
Süleyman Ateş
De ki: "Siz mi Allah'a din(darlığ)ınızı öğreteceksiniz? Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah, her şeyi bilendir."
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Peygamber!- O bedevilere de ki: "Siz, dininizi Allah'a mı öğretiyor ve bildiriyorsunuz? Allah, göklerde ve yerde ne varsa bilir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. Hiçbir şey O'na gizli kalmaz. Sizin, dininizi O'na gösterip haber vermenize ihtiyacı yoktur."
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
14- Bedevîler:“İman ettik” dediler. De ki:“Siz iman etmediniz. Aksine ‘İslam/teslim olduk’, deyin. Zira iman henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz Allah, amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz Allah Ğafûrdur, Rahîmdir.” 15- Müminler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden sonra şüpheye düşmeyen ve hem malları hem de canları ile Allah yolunda cihad edenlerdir. İşte doğru ve samimi olanlar bunlardır. 16- De ki:“Allah göklerde ve yerde olan ne varsa hepsini bildiği halde siz, dininizi Allah’a öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Allah her şeyi bilendir.” 17- İslâm’a girdiler diye (bunu bir lütuf olarak görüp) senin başına kakıyorlar. De ki:“Müslüman oldunuz diye bunu başıma kakmayın. Esas sizi imana hidayet buyurmakla Allah size lütfta bulunmuştur. Eğer doğru ve samimi kimselerseniz.” 18- Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.
14. Yüce Allah, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in döneminde İslâm’a girmiş bulunan kimi bedevî Arapların söyledikleri sözleri haber vermektedir. Bunlar, İslâm’a tam bir basiret üzere girmedikleri gibi, imanın gereklerini yerine getirenler kimseler de değildiler. Bununla birlikte “İman ettik” diyerek bütün hususiyetlerini eksiksiz yerine getirdikleri kâmil bir imana sahip oldukları iddiasında bulundular. Zira bu sözün anlamı budur. Yüce Allah da Rasûlü’ne onlara cevap vermesini emrederek şöyle buyurdu:“De ki: Siz iman etmediniz.” Yani kendiniz lehine iddiada bulunup da zahiren ve batınen kamil manada iman makamında olduğunuzu söylemeyin. “Aksine ‘İslam/teslim olduk’, deyin” yani biz İslâm’a girdik, deyin ve bu kadarla yetinin. Çünkü “iman henüz kalplerinize girmedi.” Siz korkudan yahut bir şeyler umarak veya buna benzer sebeplerle İslâm’a girdiniz. İman etmenizin esas sebebi budur. Bundan dolayı henüz imanın o sevimli hali kalplerinize girmemiştir. Yüce Allah’ın:“İman henüz kalplerinize girmedi” buyruğu “Siz bu sözü söylediğiniz vakit, henüz iman kalplerinize girmemişti” demektir. Bu ifade, onların ilerdeki hallerine de işaret etmektedir. Nitekim onların pek çoğuna Yüce Allah gerçek imanı ve Allah yolunda cihad etmeyi lütfetmiştir. “Eğer Allah’a ve Rasûlüne” hayırları işleyerek ve kötülükleri terk ederek “itaat ederseniz, Allah amellerinizden hiçbir şey eksiltmez.” Zerre kadarını dahi eksiltmez. Bilakis karşılıklarını size en mükemmel şekli ile verir. Karşılığını alamayacağınız küçük büyük hiçbir şey kalmaz. “Çünkü Allah Ğafûrdur” kendisine tevbe edip yönelenlerin günahlarını bağışlayıcıdır, “Rahîmdir.” Çünkü tevbe edenin tevbesini kabul etmekle o kimseye merhamet etmiş olur.
15. Gerçek “mü’minler ancak Allah’a ve Rasûlüne iman eden sonra şüpheye düşmeyen ve hem malları hem de canları ile Allah yolunda cihad edenlerdir.” Yani Allah’a ve Rasûlüne iman etmekle birlikte Allah yolunda cihad eden kimselerdir. Şüphesiz ki kâfirlerle cihad etmek, kişinin kalbinde tam ve eksiksiz bir imanın bulunduğuna delildir. Çünkü İslâm ve ilkeleri için başkasına karşı cihad eden bir kimsenin, bu hususlarda kendi nefsine karşı cihad etmesi öncelikle söz konusudur. Ayrıca cihad edecek gücü bulamayan kimsenin bu durumu ise imanının zayıf olduğuna delildir. Yüce Allah, imanda şüphe etmemeyi şart koşmuştur. Çünkü fayda sağlayacak olan iman, Allah’ın iman edilmesini emrettiği hususlara kesin olarak inanmaktır. Hiçbir şekilde bu kat’î inancın şüpheye maruz kalmaması gerekir. “İşte doğru ve samimi olanlar bunlardır.” Yani imanlarını, güzel amelleri ile tasdik etmiş, doğrulamışlardır. Doğruluk/samimiyet her hususta büyük bir iddiadır ve kişinin bir delil ve belgeye ihtiyacı vardır. En büyük iddia ise iman iddiasıdır. Çünkü bu mutluluğun, ebedi kurtuluşun ve sonsuz felahın kaynağıdır. İman iddiasında bulunup da gereklerini yerine getiren kimse samimi ve gerçek mü’min demektir. Böyle olmayan kişinin ise iddiasında doğru olmadığı anlaşılır. Böylesinin iddiasının bir faydası da yoktur. Çünkü iman kalptedir, ona da Allah’tan başka kimse muttali olamaz. İman edip etmeme iddiası, kalpte bulunanı Allah’a öğretmeye kalkışmaktır. Bu ise Allah’a karşı takınılması gereken edebe aykırıdır ve O’nun hakkında yersiz bir zandır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
16. “De ki: Allah göklerde ve yerde olan ne varsa hepsini bildiği halde siz, dininizi Allah’a öğretmeye mi kalkışıyorsunuz? Allah her şeyi bilendir.” Bu, her şeyi kuşatır; kalplerde bulunan imanı, küfrü, iyiliği ve kötülüğü kapsar. Yüce Allah, bunların hepsini bilir ve karşılıklarını verir: hayırsa hayır, şer ise şer. Bu, öyle olmamakla birlikte iman sahibi olduğu iddiasında bulunanların içine düştükleri bir haldir. Bu kimse bu iddiası ile dinini Allah’a öğretmeye kalkışmaktadır. Halbuki Allah’ın her şeyi bildiğini bilmektedir.
17. Yahut da bu sözleri ile onlar, Allah’ın Rasûlünü minnet altında bırakmayı kastetmektedirler. Sanki onlar, kendi iyiliklerine olmayan bir şey yapmış ve böyle bir bağışta bulunmuş gibi davranmaktadırlar. Halbuki iman etmek, onların dünyevî faydalarından biridir. Bu tavır, güzelleştirmeyecek bir şey ile güzelleşmeye kalkışmak, övünmemeleri gereken bir şey ile Rasûlullah’a karşı övünmek manasına gelir. İmana girdikleri için asıl Yüce Allah, onlara iyilikte bulunmuştur. Yaratmak, rızık vermek, gizli ve açık nimetleri ihsan etmekle onlara lütufta bulunan Yüce Allah olduğu gibi, onları İslâm’a iletmesi ve imanı ihsan etmesi Allah'ın onlar üzerindeki her şeyden daha değerli olan en büyük lütfudur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İslâm’a girdiler diye (bunu bir lütuf olarak görüp) senin başına kakıyorlar. De ki: “Müslüman oldunuz diye bunu başıma kakmayın. Esas sizi imana hidayet buyurmakla Allah size lütfta bulunmuştur. Eğer doğru ve samimi kimselerseniz.”
18. “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir..” Deniz dalgaları arasındaki şeyler, uçsuz bucaksız kurak çöllerdeki şeyler vb. gibi mahlukata gizli saklı kalan her türlü gizlilikleri O bilir. Gecenin saklayıp örttüğü yahut gündüzün gizlediği şeyleri, yağmur tanelerini, kum tanelerini, kalplerin içlerinde saklı olanları ve gizli bütün işleri bilir. “Bir yaprak düşmeyegörsün mutlaka onu bilir. Yeryüzünün karanlıklarında tek bir tane (bile olsa) yaş ve kuru müstesnâ olmamak üzere hepsi apaçık bir kitaptadır.”(el-En’am, 6/59)“Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” Amellerinizi tek tek kaydetmektedir ve size karşılıklarını eksiksiz olarak verecektir. Engin rahmetinin ve sonsuz hikmetinin gerektirdiği şekilde amellerinize karşılıklarını tastamam göreceksiniz.
Hucurât Sûresi’nin tefsiri -Yüce Allah’ın yardımı, lütfu, ihsanı ve bağışları sayesinde- burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur.
***
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yerleşim bölgeleri dışında göçebe olarak yaşayan Arap kabileleri Hz. Peygamber’e geliyor, sosyal yardımlardan pay almak için kendisine boyun eğiyor, teslim oluyorlardı. Bu davranışlarını “iman etmiş olmak için” yeterli saymaları, kendilerini mümin olarak göstermeleri üzerine bu âyetler gelmiştir.
Günlük dilde ve terim olarak İslâm, Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla bildirilen dinin adıdır. Bu dine iman eden ve gereğini yerine getirmeye çalışan kimselere de müslüman denir. Ancak İslâm kelimesinin sözlük mânasında “boyun eğmek, teslim olmak” da vardır. Bedevîlerin yaptığı da İslâm’ın bu sözlük mânasını gerçekleştirmekten ibaret idi. Çünkü 15. âyeti de göz önüne aldığımızda bir kimsenin gerçekten iman etmiş olabilmesi için kendisinde şu inanç ve davranışların gerçekleşmiş olması gerekmektedir: 1. İslâm’ın taleplerini yerine getirirken bunların Allah ve resulünün emirleri olduğuna, Allah’tan geldiğine, O’nun emirlerine itaat etmenin insana, dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacağına kalbi ile de iman etmiş, inanmış olmak. 2. Bu inancında asla şüpheye düşmemek, aklı ve duygularıyla ikna olmuş, bu inanca bağlanmış bulunmak. 3. İslâm’ı ve müslümanları korumak, dininin güçlenmesi için malını ve gerektiğinde canını vererek çalışmak, çabalamak, olanca gücünü harcamak. Bağlamdan anlaşıldığına göre “Biz de müminiz, inandık” diyen bedevîler henüz cihad ile sınanmış ve imanlarını ispat etmiş değillerdi. İmanlarının kalplerine yerleşmiş olmadığı hükmüne gelince, bunu ancak Allah bilirdi ve peygamberine böyle olduğunu bildiriyordu. Şayet Allah bildirmeseydi, peygamber dahil herkesin, “Ben müminim” deyip emirlere itaat edenleri gerçekten ve kalpten inanmış saymaları, böyle bilmeleri gerekecekti.
Bedevîlerin Hz. Peygamber’e teslim olmalarına, onun yanında yer almalarına iki yönden bakılabilir: a) Müminlere düşman olmak yerine dost olup destek sağlamak; b) Ganimetten, sosyal yardımlardan yararlanmak, daha da önemlisi müslümanlar arasında yaşayarak gerçek ve kâmil mânada imana kavuşmak. Bu âyetler geldiği dönemde müslümanların bedevî desteğine ihtiyaçları kalmamıştı; halbuki onların hem maddî yardıma hem de hidayete, doğru ve kurtarıcı bir kılavuza ihtiyaçları vardı. Teslim olmalarının, itaat etmelerinin karşılığını eksiksiz olarak aldılar, Hz. Peygamber ve ashabı tarafından eğitilerek hem medenîleştiler hem de birçoğunun gönlüne iman yerleşti. Şu halde ortada sözü edilecek bir iyilik, bir lutuf varsa bu, onların teslim (İslâm) olmaları değil, bu sayede elde ettikleri idi; bundan dolayı asıl minnettar olması gerekenler kendileriydi.