Önceki ayet· 43:28Sonraki ayet· 43:30

Zuhruf Suresi 29. Ayet· 43:29

↗ Zuhruf suresi
Mekki
بَلۡ مَتَّعۡتُ هَـٰٓؤُلَآءِ وَءَابَآءَهُمۡ حَتَّىٰ جَآءَهُمُ ٱلۡحَقُّ وَرَسُولٞ مُّبِينٞ
Hayır; Ben bunları ve babalarını gerçek ve onu açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim
Meal ihtilafı: 5% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Hayır; Ben bunları ve babalarını gerçek ve onu açıklayan bir peygamber gelene kadar geçindirdim
Elmalılı Hamdi Yazır
Doğrusu ben bunları da babalarını da kendilerine hak olan kitap ve gerçeği açıklayan bir peygamber gelinceye kadar faydalandırıp geçindirdim.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Ben, şunlar ve atalarını, kendilerine hak ve açık kanıtlı resul gelinceye kadar nimetlendirdim.
Süleyman Ateş
Doğrusu bunları da, babalarını da kendilerine gerçek söz ve (onu) açıklayan elçi gelinceye dek yaşattım.
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.7%
İngilizce
However, I gave enjoyment to these [people of Makkah] and their fathers until there came to them the truth and a clear Messenger
Fransızca
Mais à ces gens ainsi qu'à leurs ancêtres J'ai accordé la jouissance jusqu'à ce que leur vinrent la Vérité (le Coran) et un Messager explicite
İspanyolca
[A quienes se desviaron] los dejé disfrutar transitoriamente, y también a sus padres, hasta que les llegó la Verdad transmitida por un Mensajero elocuente
Rusça
Но Я позволил им и их отцам пользоваться благами до тех пор, пока к ним не явились истина и разъясняющий посланник
Endonezce
Bahkan Aku telah memberikan kenikmatan hidup kepada mereka dan nenek moyang mereka sampai kebenaran (Alquran) datang kepada mereka bersama seorang Rasul yang memberi penjelasan
Bengalce
পরন্ত আমিই এদেরকে ও এদের পূর্বপুরুষদেরকে জীবনোপভোগ করতে দিয়েছি, অবশেষে তাদের কাছে সত্য ও স্পষ্ট বর্ণনাকারী রসূল আগমন করেছে।
Çince
不然,我使这些人和他们的祖先享受,直到真理降临,及宣教的使者诞生。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ben, bu yalanlancı müşrikleri cezalandırmada acele etmedim. Bilakis ben bunları ve atalarını, kendilerine Kur'an ve apaçık açıklayan resul olan, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gelinceye kadar dünyada geçimliklerle yaşattım.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
26- Hani İbrahim babasına ve kavmine:“Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım” demişti. 27- “Ancak beni yaratan müstesnâ. Gerçekten O, bana yol gösterecektir.” 28- O, bu (tevhid davetini) belki ona dönerler diye kendisinden sonra gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı. 29- Doğrusu Ben, bunları da babalarını da (dünya nimetlerinden) faydalandırdım. Nihayet kendilerine hak ve apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi. 30- Ama hak onlara gelince:“Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz” dediler. 31- Yine:“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” dediler. 32- Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır. 26. Yüce Allah, Kitap ehlinin de müşriklerin de kendisine mensup olduklarını ileri sürdükleri ve hepsinin de yolundan gittiklerini iddia ettikleri Halil İbrahim aleyhisselam’ın dini hakkında bilgi vermekte ve onun, zürriyetine miras bıraktığı dini hakkında şöyle buyurmaktadır:“Hani İbrahim” Allah’tan başka varlıkları ilâh edinip onlara tapınan ve onlara yakınlaşmaya çalışan “babasına ve kavmine: Gerçekten ben sizin ibadet ettiğiniz şeylerden uzağım, demişti.” Yani onlara buğz ediyorum, bunlara ibadet edenlerden uzaklaşıyor ve onlara düşmanlık besliyorum. 27. “Ancak beni yaratan müstesnâ” Ben O’nu dost edinirim, “Gerçekten O, bana yol gösterecektir” hakkı bilmeye ve hak gereğince amel etmeye beni ileteceğini umarım. O, beni yarattığı, hem bedenimi hem de dünyamı ıslah edecek şekilde işlerimi çekip çevirdiği gibi dinimi ve âhiretimi ıslah edecek şeylere de beni iletecektir. 28. “O, bu (tevhid davetini)” yani güzel hasletlerin anası ve temeli olan, ibadeti yalnızca Yüce Allah’a ihlâsla yapıp onun dışındaki mabudlara ibadet etmekten uzaklaşmak şeklindeki bu övülmeye değer hasleti “belki” ona “dönerler diye kendisinden sonra” zürriyeti yani soyundan “gelecekler arasında ebedi kalacak bir söz olarak bıraktı.” Çünkü bu davet, ondan yaygınlık kazanmıştır. O, soyundan gelenlere bunu vasiyet etmiştir, İshak ile Yakub da aynı şekilde onu oğullarına vasiyet etmişlerdir. O bakımdan bu tevhid daveti, ondan öğrenilerek yaygınlık kazanmıştır. Nitekim Yüce Allah:“Kendini bilmezden başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirebilir?…” şeklinde başlayan ayetlerde bunu ifade etmektedir. (el-Bakara, 2/130 vd) Böylece bu tevhid sözü, onun soyunda varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Ta ki nimetlere kavuşarak şımarıp azgınlaşma aralarında başgösterinceye kadar: 29. “Doğrusu Ben, bunları da babalarını da” türlü arzu ve şehvetlerle “faydalandırdım.” Nihâyet onların amaçları ve nihai maksatları bunlar, oldu. Bunlara karşı kalpten duydukları sevgi, artıp durdu ve sonunda bu, onlarda köklü bir vasıf halini aldı, kökleri ta derinlere varan inanç şekline büründü. “Nihayet kendilerine” herhangi bir şüphe, tereddüt ve karışıklığın söz konusu olmadığı “hak ve” risaleti apaçık olan, gerek ahlâkı, gerek mucizeleri, gerek getirdikleri gerekse de önceki peygamberlerin onu tasdik etmesi ile hem de bizzat onun kendi daveti ile risâletinin/rasûl olduğunun delilleri apaçık ortada olan “apaçık/açıklayıcı bir peygamber geldi.” 30. Asgari seviyede bir dinî inancı ve aklı bulunan kimsenin kabul etmesi ve kendisine bağlanması gereken “hak onlara gelince: Bu bir sihirdir ve biz onu kesinlikle inkâr ediyoruz, dediler.” Bu ise inatlaşmanın ve hakka karşı ayrılıkçı bir tutum takınmanın en ileri şeklidir. Onlar, bu haktan yüz çevirmekle yetinmemiş, hatta onu bile bile inkâr etmekle de kalmamış, bir de ona çok çirkin bir şekilde dil uzatmışlardır. Onu ancak insanların en kötülerinin ve en büyük iftiracılarının ortaya attığı batıl bir sihir seviyesinde değerlendirmişlerdir. Böyle bir iftirada bulunmaya onları iten ise Yüce Allah’ın kendilerini ve atalarını faydalandırdığı nimetler dolayısı ile azgınlaşmalarıdır. 31. “Yine” doğru çalışmayan akıllarından hareketle Yüce Allah’a karşı akıl verme küstahlığını göstererek şöyle demişlerdir: “Bu Kur’ân iki kasabanın birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” Yani Velid b. Muğire vb. gibi ya Mekke ahalisi tarafından ulu kabul edilen ve saygı gören bir kişiye ya da Taif halkı tarafından ulu kabul edilen bir kişiye indirilmeli değil miydi? Yüce Allah, onların bu tekliflerini reddederek şöyle buyurmaktadır: 32. “Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” Allah’ın rahmetinin hazinedarları onlar mıdır? Bu hazineleri idare etmek onların elinde midir ki nübüvvet ve risaleti dilediklerine verip dilediklerine vermemezlik edecekler? “Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık ve birbirlerine iş gördürsünler diye” dünya hayatında “onların bir kısmını diğer bir kısmına derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti ise onların” dünyalıklardan “toplayıp biriktirdiklerinden çok daha hayırlıdır.” Kulların dünya geçimliği ve dünyevî rızıkları, Allah’ın elinde olduğuna, kulları arasında bunları O paylaştırdığına, hikmetine göre dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini daralttığına göre; dini rahmetinin en üstün mertebesi olan nübüvvet ve risaletin O’nun elinde olması, öncelikle söz konusudur. Zira peygamberliği kime vereceğini Allah daha iyi bilir. Böylelikle onların bu akıl vermelerinin ve sundukları teklifin boş ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Bütün işlerin idaresi -dini ve dünyevi olsun- yalnız Allah’ın elindedir. Bu, onların elinde hiçbir yetkileri olmayan bu konudaki bu tekliflerinde hatalı olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısı ile böyle bir teklif, sadece onların zalimliklerinden ve hakkı reddetmelerinden kaynaklanmaktadır. “Bu Kur’ân, iki şehrin birinden olan ulu bir adama indirilmeli değil miydi?” sözlerine gelince şâyet onlar, gerçek adamların kim olduğunu tanıyabilselerdi ve kişilerin hem Yüce Allah nezdinde hem de insanlar nezdinde yüksek konumlara sahip olacakları sıfatların ne olduğunu bilselerdi, hiç şüphesiz Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in içlerindeki en büyük şahsiyet, en üstün, en değeli, aklı en mükemmel, ilmi en bol, görüşü en ileri, en kararlı, ahlâkı en mükemmel, merhameti en geniş, şefkatinin en bol, hidâyeti en ileri seviyede ve en takvâlı kişi olduğunu elbette anlarlardı. Zira o, mükemmellik dairesinin odak noktasıdır. Yiğit kimselerin vasıflarının en ileri derecesi ondadır. Hiç şüphesiz o, kayıtsız ve şartsız âlemin en üstün şahsiyetidir. Bunu onun dostları da düşmanları da bilir. Acak sapıtanlar ve bile bile inkâr edenler müstesnâ. O halde müşrikler, nasıl olur da onun kesip attığı bir tırnak bile olamayacak kimseleri ondan üstün görebiliyorlar? Tapınmak, dua etmek ve kendisine yakınlaşmak üzere ya bir put ya da bir ağaç yahut da bir taşı kendilerine ilah olarak seçecek kadar akıldan fikirden yoksun kimseleri nasıl ona tercih edebiliyorlar?! Zira bu ilahları ne bir zarar, ne de bir fayda veremeyen, kimseye bir bağışta bulunup bulunmama yetkisi olmayan, üstelik kendilerine tapanların sırtında bir yük olan ve bizzat kendi işlerini görecek kimselere ihtiyaçları bulunan aciz varlıklardır. O halde böyle bir tercih, delilerle akılsızlardan başkasına yakışır mı? Bu vasfa sahip bir kimse nasıl olur da ulu bir kişi olarak görülebilir? Yahut böylesi nasıl olur da rasûllerin sonuncusu, Adem soyunun efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den üstün görülebilir? Ama kâfirler akıllarını kullanmazlar. Bu âyet-i kerimede Yüce Allah’ın dünya hayatında kullarının bazısını diğer bazısına üstün kılmasındaki hikmete de dikkat çekilmekte ve bu hikmet:“birbirlerine iş gördürsünler diye” açıklanmaktadır. Yani onların kimisi, kimisini birtakım işlerde, mesleklerde, sanatlarda çalıştırsın diye. Şâyet bütün insanlar, eşit zenginlikte olsalardı ve birinin diğerine ihtiyacı olmasaydı, onların maslahat ve menfaatlerinin pek çoğu gerçekleşmezdi. Yine bu buyrukta Yüce Allah’ın, dini nimetinin dünyevî nimetinden daha hayırlı olduğuna da delil vardır. Nitekim bir başka âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“De ki: Allah’ın lütfu ve rahmeti ile işte yalnız bunlar ile sevinsinler. Bu, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.”(Yunus, 10/58)
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Önceki âyetlerde Hz. İbrâhim ve ümmeti örnek gösterilerek peygamberlerin yürüttüğü tevhit mücadelesi hatırlatılmıştı. Tarih boyunca bu mücadele karşısında iki tavır oluştu: İman ve inkâr. Allah dünyada takdir ettiği imtihanı gerçekleştirmek için her iki tavır erbabına da dünya nimetlerini lutfetti, onlara yaşama imkânı verdi, nesiller birbirini takip etti ve nihayet sıra Hz. Muhammed ve ümmetine geldi. O, ilâhî mesajı kavmine tebliğ edince inanmayanlar, kendi değerler kültürüne uygun bir tepki gösterdiler. Onlara göre değerli olan soy sop, zenginlik, iktidar, sosyal itibar gibi maddî, dünya ile ilgili ve tabii olarak geçici şeylerdi; insanları ancak bu değerler büyük kılardı. Peygamberlik değerli bir şey idiyse Muhammed’e değil, kendilerine göre Mekke ve Tâif’in büyüklerinden birine gelmeliydi. Bu mantığa Kur’an’ın verdiği cevap aynı zamanda İslâm’ın hedeflediği sosyal ve ahlâkî değişimin nirengi noktalarına ışık tutmaktadır: Allah maddî, dünyada geçerli olan ve orada kalan nimeti, imtihan gereği herkese verir; peygamberlik gibi, Allah nezdinde değerli ve bu yüzden rahmet olan mânevî nimetini ise herkese değil, üstün meziyetleri sebebiyle seçtiğine verir ve bu rahmet (nimet) onların değer verdiği asaletten, servetten, iktidardan çok daha iyidir, hayırlıdır, insanlar için kurtuluş ve mutluluk vesilesidir.
Zuhruf Suresi 29. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ben, bu yalanlancı müşrikleri cezalandırmada acele etmedim. Bilakis ben bunları ve atalarını, kendilerine Kur'an ve apaçık açıklayan resul olan, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gelinceye kadar dünyada geçimliklerle yaşattım.