Önceki ayet· 37:89Sonraki ayet· 37:91

Sâffât Suresi 90. Ayet· 37:90

↗ Sâffât suresi
Mekki
فَتَوَلَّوۡاْ عَنۡهُ مُدۡبِرِينَ
Onu bırakıp gittiler
Meal ihtilafı: 6% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Onu bırakıp gittiler
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.
Yaşar Nuri Öztürk
Bunun üzerine ondan gerisin geri kaçtılar.
Süleyman Ateş
Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan kaçtılar.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.3%
İngilizce
So they turned away from him, departing
Fransızca
Ils lui tournèrent le dos et s'en allèrent
İspanyolca
Entonces lo abandonaron dándole la espalda
Rusça
Они отвернулись от него, обратившись вспять
Endonezce
Lalu mereka berpaling dari dia dan pergi meninggalkannya
Bengalce
অতঃপর তারা তার প্রতি পিঠ ফিরিয়ে চলে গেল।
Çince
他们就背离了他,
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Onu gerilerinde bırakıp gittiler.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
83- Onun izinden gidenlerden biri de şüphesiz İbrahim’dir. 84- Hani o, Rabbine selim bir kalp ile gelmişti. 85- Hani o, babasına ve kavmine:“Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)?” demişti. 86- “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” 87- “Âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?” 88- Derken yıldızlara bir defa baktı da: 89- “Gerçekten ben hastayım” dedi. 90- Bunun üzerine onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar. 91- O da gizlice putlarının yanına varıp şöyle dedi:“Yemiyor musunuz?” 92- “Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” 93- Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu. 94- (Durumu öğrenen kavmi) koşturarak ona geldiler. 95- (Onlara) dedi ki: “Siz, elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” 96- “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97- Dediler ki:“Onun için bir bina yapın, sonra da onu alevli ateşin içine atın.” 98- Ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık. 99- Dedi ki:“Ben Rabbime gidiyorum; O bana yol gösterecektir.” 100- “Rabbim bana salihlerden (bir evlat) bağışla.” 101- Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik. 102- O (çocuk), babasının yanı sıra yürümeye başlayınca (İbrahim) dedi ki: “Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum. Bir düşün bakalım, ne dersin?” Dedi ki: “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” 103- İkisi de (Allah'ın emrine) teslim olup İbrahim onu şakağı üzere yatırınca; 104- Biz ona şöyle seslendik:“Ey İbrahim!” 105- “Rüyanı gerçekleştirdin. Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” 106- Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı. 107- Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik. 108- Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık. 109- İbrahim’e selâm olsun! 110- Şüphesiz Biz, ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız. 111- Gerçekten o, mümin kullarımızdandır. 112- Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik. 113- Onu da İshak’ı da mübarek kıldık. O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de. 83. Yani hiç şüphesiz Nuh aleyhisselam’ın izinden gidenlerden, onun nübüvvet, risalet ve Yüce Allah’a davet yolunu, duasının kabul edilmesi yolunu takip edenlerden birisi, İbrahim Halil aleyhisselam’dır. 84. “Hani o Rabbine selim” şirkten, şüphelerden, hakkı gereği gibi tasavvur etmeyi ve gereğince de amel etmeyi engelleyen arzu ve şehvetlerden uzak “bir kalp ile gelmişti.” Bir kulun kalbi selim oldu mu, o da her türlü kötülükten uzak olur ve her bir hayrı elde eder. İnsanları aldatmaktan, onları kıskanmaktan uzak olması ve benzeri kötü huylardan uzak duruşu da İbrahim’in kalbinin “selîm” oluşunun bir parçasıdır. Bundan dolayı o, Allah’a giden yolda bütün insanlara nasihat etmiş ve işe öncelikle babası ile kavminden başlamıştı: 85. “Hani o, babasına ve kavmine: Neye ibadet ediyorsunuz (öyle)? demişti.” Bu, onların yaptıklarını reddeden ve onlara karşı susturucu delil getirme anlamını ihtiva eden bir sorudur. 86. “Allah’ın dışında uydurma ilahlar mı istiyorsunuz?” Yani siz gerçekte ilâh olmayan, Allah’ın yanı sıra ibadete de layık olmayan sahte ilâhlara mı ibadet ediyorsunuz? 87. Peki “Âlemlerin Rabbini” O’nunla birlikte başkalarına ibadet etmiş iken size ne yapacağını “zannediyorsunuz?” Bu, şirkleri üzere kalmaya devam etmeleri halinde ilâhî cezaya maruz kalacakları şeklinde bir korkutma anlamı içermektedir. Sizler, âlemlerin Rabbinin nasıl bir eksikliğe sahip olduğu zannına kapıldınız ki başkalarını O’na eş ve ortak koştunuz. 88-89. İbrahim aleyhisselam onların putlarını kırmak istemiş ve böyle bir imkânı ele geçirmeye çalışmıştı. Onların bir törenlerine gidip de putlarından habersiz oldukları bir vakti fırsat bilerek onlarla birlikte çıktı ve:“yıldızlara bir defa baktı da: Gerçekten ben hastayım, dedi.” Sahih bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “İbrahim aleyhisselam yalnız üç defa yalan söylemiştir. Bunlardan birisi: “Gerçekten ben hastayım” sözü, diğeri:“Hayır, bunu şu büyükleri yaptı”(el-Enbiya, 21/63) sözü, bir diğeri de hanımı hakkında:“O, benim kız kardeşimdir.” demesidir.”[14] Yani, İbrahim aleyhisselam onların ilâhları için tuzak kurma imkânını bulmak maksadı ile onlardan geri kalmıştı. 90. Hasta olduğunu söyleyince “onu arkalarında bırakıp uzaklaştılar.” Böylelikle o da istediği fırsatı elde etmiş oldu. 91-92. “O da gizlice putlarının yanına varıp” yani kimseye fark ettirmeden hızlıca onların yanına gitti ve onlarla alay ederek şöyle dedi: “Yemiyor musunuz? Neyiniz var, niye konuşmuyorsunuz?” O halde bunlara ibadet etmek yakışır mı? Bunlar, yemek yiyen ve kendi dilince konuşan hayvanlardan da daha aşağı oldukları halde hiç onlara ibadet yakışır mı? Çünkü bunlar yemeyen, konuşmayan cansız varlıklardır. 93. “Sonra da üzerlerine varıp sağ eli (var gücü) ile vurdu.” Bütün güç ve kuvveti ile onlara vurmaya koyuldu. “Derken ona başvururlar diye büyükleri dışında (putların) hepsini paramparça etti.”(el-Enbiya, 21/58) 94. “Koşturarak ona geldiler.” Gerekli araştırmaları yaptıktan sonra onu cezalandırmak üzere hızlıca ona gittiler. Bu araştırmaları şöyle olmuştur:“Bunu putlarımıza kim yaptı ise şüphesiz o zalimlerdendir.”(el-Enbiyâ, 21/56); “İbrahim adındaki bir gencin bunları diline doladığını işitmiştik.”(el-Enbiya, 21/60) ki o şöyle diyordu: “Vallahi siz arkanızı dönüp gittikten sonra ben bu putlarınıza mutlaka bir tuzak kuracağım.”(el-Enbiya, 21/57) Bunun üzerine onu azarlayıp kınadılar. O da onlara şöyle dedi:“Hayır, bunu onların şu büyükleri bunu yapmıştır, onlara sorun eğer konuşabilirlerse (size cevap versinler). Kendi vicdanlarına dönerek dediler ki: Asıl zalimler sizlersiniz. Sonra başaşağı edildiler ve: Sen de çok iyi bilirsin ki bunlar konuşmazlar. Dedi ki: O halde Allah’ın dışında, size fayda ve zarar veremeyen şeylere mi ibadet ediyorsunuz?”(el-Enbiya, 21/63-66) 95-96. Burada da İbrahim’in onlara şunu söylediğini görüyoruz:“Siz elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?” Elinizle yontup yaptığınız şeylere mi tapıyorsunuz? Onları yapanlar sizler olduğunuz halde, nasıl olur da onlara ibadet eder ve ihlâsla Allah’a ibadet etmeyi terk edersiniz? “Halbuki sizi de yapıp ettiklerinizi de Allah yaratmıştır.” 97. “Dediler ki: Onun için” oldukça yüksek “bir bina yapın” ve orada büyük bir ateş yakın. “Sonra da onu” ilâhlarını kırmanın cezası olarak bu yaptığından dolayı “alevli ateşin içine atın.” 98. Onu en kötü ve ağır bir şekilde öldürerek cezalandırmak maksadı ile “ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en aşağılıklar kıldık.” Allah onların tuzaklarını başlarına geçirdi ve ateşi İbrahim aleyhisselam için serin ve selamet kıldı. 99. Kavmi ona bu işi yapınca o da onlara karşı delilini ortaya koyup artık onlara ileri sürecekleri bir mazeret bırakmayınca onlara “dedi ki: Ben Rabbime gidiyorum.” Yani ona hicret ediyorum. Mübarek yer olan Şam topraklarına gitmek üzere yola koyuluyorum. “O bana yol gösterecektir.” Benim için dinimde ve dünyamda hayırlı olacak şeyleri bana gösterecektir. Başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyrulmaktadır:“Ben sizi de sizin Allah’tan başka taptıklarınızı da terk ediyorum. Yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle bedbaht olmayacağımı ümid ediyorum.”(Meryem, 19/48) 100. “Rabbim bana salihlerden” olacak bir evlat “bağışla!” Bu duayı kavminden ümit kesip onlardan hayır namına bir şey göremeyeceğini anladığı vakit yapmıştı. Yüce Allah’a hayatında ve vefatından sonra kendisine faydalı olacak salih bir evlat bağışlaması için dua etti. Yüce Allah da onun duasını kabul ettiğini şöylece bize bildirmektedir: 101. “Biz de onu yumuşak huylu bir oğulla müjdeledik.” Bu, hiç şüphesiz İsmail aleyhisselam’dır. Çünkü bundan sonra ona İshak aleyhisselam müjdesinin verildiği zikredilmektedir. Diğer taraftan Yüce Allah ona İshak’ın doğacağı müjdesini verirken şöyle buyurmaktadır:“Biz de ona İshak’ı ve İshak’ın ardından Yakub’u müjdeledik.”(Hud, 11/71) Bu da kesilmesi emredilenin, İshak aleyhisselam olmadığının delilidir. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı yumuşak huylu olmakla vasfetmektedir. Bu da hem sabrı, hem güzel ahlâkı, hem geniş kalpliliği, hem de herhangi bir kusur işleyeni affetmeyi kapsayan bir vasıftır. 102. “O” oğlu “babasının yanı sıra yürümeye başlayınca” onunla yürüyecek yaşa gelip çoğunlukla anne-babası tarafından en çok sevileceği bir yaşa ulaştığında ve artık onun terbiyesinin meşakkatli dönemlerinin geride kalıp ondan faydalanma vakti geldiğinde İbrahim aleyhisselam oğluna “dedi ki: Oğulcuğum, ben rüyamda seni kurban ettiğimi görüyorum.” Yani rüyamda Allah’ın bana seni kurban olarak boğazlamayı emrettiğini gördüm. Peygamberlerin rüyası da bir vahiydir. “Bir düşün bakalım, ne dersin?” Zira Yüce Allah’ın emrinin yerine getirilmesi kaçınılmaz bir şeydir. İsmail aleyhisselam sabırla, ecrini Allah’tan umarak, Rabbini razı ederek ve babasına da itaat ederek “dedi ki: Babacığım, emrolunduğun şeyi yap!” Allah’ın emrettiğini yerine getir. “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.” Böylece babasına kendisini sabra hazırladığını bildirdi ve bunu da Allah’ın dilemesine bağlayarak ifade etti. Çünkü Allah’ın dilemesi olmaksızın hiçbir şey olmaz. 103. “İkisi de” yani İbrahim ve oğlu İsmail “teslim olup” İbrahim, oğlunu, ciğerparesini öldürmekte Rabbinin emrine uyarak ve cezasından korkarak kararlılık gösterince; oğlu da sabretmeye kendisini hazırlayıp Rabbine itaat ve babasını razı etmek uğrunda kendi canını önemsemeyince ve “İbrahim onu” oğlu İsmail’i boğazlamak için “şakağı üzere yatırınca” bu sırada onu boğazlayacağı vakit yüzünü görmemek için İsmail’in yüzü yere doğru bakıyordu. 104-105. “Biz ona” bu dehşetli halde iken “şöyle seslendik: “Ey İbrahim! Rüyanı gerçekleştirdin.” Sen emrolunduğunu yaptın. Çünkü sen kendini bu işe hazırladın, bunun için gerekli her sebebi yaptın, geriye bıçağı onun boğazına sürtmekten başka bir şey kalmadı. “Şüphesiz Biz” rızamızı nefislerinin arzularının önüne geçirerek bize ibadette “ihsan” sahibi olanları “böyle mükâfatlandırırız.” 106. “Şüphesiz bu” Bizim İbrahim aleyhisselam’ı kendisi ile sınadığımız bu imtihan, “apaçık bir imtihandı.” Bu imtihan ile İbrahim aleyhisselam’ın halis kulluğu, Rabbine olan sevgisinin ve dostluğunun kemali ortaya çıkmış oluyordu. Yüce Allah İsmail aleyhisselam’ı İbrahim aleyhisselam’a ihsan ettiğinde o, onu çokça sevdi. Halbuki o, Rahman olan Allah’ın halîli/dostu idi. Halillik ise sevgi türlerinin en yücesidir. Bu da ortaklığı kabil olmayan bir makamdır. Kalbin her yönden sevene bağlanmasını gerektirir. Kalbinin bir parçası oğlu İsmail’e bağlanınca Yüce Allah, onun sevgisini arıtmak ve gerçek dostluğunu sınamak istedi. O bakımdan kalbinde Rabbinin sevgisinin yanı sıra yer eden o sevdiği oğlunu boğazlamasını emretti. O da Allah sevgisini önceleyip onu kendi arzusuna tercih ederek oğlunu boğazlamayı kararlaştırdıktan sonra kalbinde yer alan o ikinci sevgi yerini diğerine bıraktı. Böylece oğlunu boğazlamasına da gerek kalmadı. Ondan dolayı Yüce Allah:“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” buyurmuştur. 107. “Biz, İsmail’e karşılık fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.” Yani onun yerine İbrahim aleyhisselam pek büyük bir koç boğazladı. Bu kurbanlık İsmail aleyhisselam’ın yerine fidye olması yönüyle büyük olduğu gibi, pek üstün ibadetlerden bir ibadet olması yönüyle de büyüktür. Kıyamet gününe kadar uyulacak bir sünnet ve ibadet olması yönüyle de büyüktür. 108. “Sonra gelenler arasında ona (iyi bir nam) bıraktık.” Öncekiler arasında olduğu gibi sonrakiler arasında da onun haklı olarak övülmesini sağladık. İbrahim aleyhisselam kendisinden sonraki bütün zamanlarda sevilen bir zat, tazim edilen ve övülen bir şahsiyettir. 109. “İbrahim’e selâm olsun” buyruğu Yüce Allah’ın şu buyruklarına benzemektedir: “Allah’a hamdolsun, seçtiği kullarına da selam olsun, de”(en-Neml, 27/59) 110. Allah’a ibadetlerinde de kulları ile olan ilişkilerinde de “ihsan sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.” Onların sıkıntılarını giderir, onlara güzel bir âkıbet hazırlar ve güzel bir şekilde övülmelerini sağlarız. 111. “Gerçekten o” Allah’ın iman edilmesini emrettiği şeylere inanan “mümin kullarımızdandır.” O, imanları yakîn derecesine ulaşanlardandı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Biz İbrahim’e yakîn sahiplerinden olsun diye göklerin ve yerin mülkünü böylece gösteriyorduk.”(el-En’am, 6/75) 112. “Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı da müjdeledik.” Bu arkasından Yakub’un da geleceği, İshak’ın doğuşunu bildiren ikinci müjdedir. Bu buyruk, onun doğacağı, bir ömür boyu hayatta kalacağı soyundan bir zürriyetin geleceği ve salihlerden bir peygamber olacağı müjdesini ihtiva etmektedir. O halde bu, birkaç müjdeyi bir arada vermektir. 113. “Onu da İshak’ı da mübarek kıldık.” Yani Biz onların üzerine bereket indirdik, bereket ise onların ilimlerinde, amellerinde ve soylarından gelenlerde artış ve gelişme demektir. Nitekim Yüce Allah, onların zürriyetlerinden üç tane büyük millet ortaya çıkarmıştır. Bunlar İsmail’in soyundan gelen Arap milleti ile İshak’ın soyundan gelen İsrailoğulları milletiyle Rum milletidir. “O ikisinin soyundan gelenler içinde ihsan sahibi olan da vardır, nefsine açıkça zulmeden de.” Bunların kimisi salihtir, kimisi değildir; kimisi adaletlidir, kimisi de küfür ve şirki sebebi ile zulmü apaçık ortada olan bir zalimdir. Bu buyruğun, yanlış bir kanaati önlemek için kullanılmış olması muhtemeldir. Çünkü:“O’nu da İshak’ı da mübarek kıldık” buyruğunda sözü edilen mübarek kılış, onların zürriyetlerinde de geçerli olmasını gerektirir. Yine bu mübarek kılmanın tam anlamı ile gerçekleşmesi için onların soyundan geleceklerin hepsinin ihsan sahibi olması gerekir. İşte böyle bir kanaatin uyanmaması için Yüce Allah, onlardan kimisinin ihsan sahibi, kimisinin de zalim olduğunu bildirmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Çok tanrılı inançları sebebiyle babasını ve halkını eleştiren Hz. İbrâhim, putları kırmayı planlıyordu; bunun için 88. âyetteki deyimiyle “Yıldızlara şöyle bir baktı”, ardından kendisinin hasta olduğunu söyledi. Râzî, Hz. İbrâhim’in yıldızlara bakması ve kendisinin hasta olduğunu belirtmesi hususunda şu iki soruyu sormaktadır: 1. Yıldızlara bakmak (onlardan kehanet yollu bilgiler almak) câiz olmadığına göre İbrâhim bunu nasıl yapabilir? 2. O, gerçekten hasta değilse neden asılsız olarak “Ben hastayım” demiştir? Râzî, bu sorulara verilen cevapları da şöyle sıralar: a) Muhtemelen kendisi gerçekten bir nöbetli hastalık geçiriyordu ve hastalık nöbetinin başlama vaktini yıldızların durumundan anlamak üzere göğe baktı ve o vaktin geldiğini anladığı için “Ben hastayım” dedi. b) İbrâhim’in kavmi astrolojiye önem verir, bu yolla tahminlerde bulunur, hüküm çıkarırlardı. Hz. İbrâhim de halkı kadar astroloji konusunda maharetli idi. Şu halde âyette onun yıldızlara bakarak değil, geleneksel astroloji bilgisine müracaat ederek hasta olduğu sonucunu çıkardığı bildirilmektedir. Nitekim hasta olduğunu söyleyince yanındakiler sözüne inandılar (XXVI, 147). İbn Atıyye’nin aktardığı bir yoruma göre “yıldız” anlamına gelen necm kelimesinin, mecazi olarak “bir şeyin insanın içine doğması” anlamına da geldiği dikkate alınarak âyeti, “Kavminin hallerine ve kendisinin onlarla ilgili durumuna dair içine bir fikir doğdu ve o bu fikre baktı, ona itibar etti...” şeklinde anlamak mümkündür. Müfessirler, Hz. İbrâhim’in, hasta olmadığı halde inkârcı topluluğu başından savıp putları kırmak için hasta olduğunu söylemesinin peygamberlik sıfatıyla uyuşup uyuşmadığı konusuna açıklık getirmeye çalışmışlardır. İslâm inancına göre doğruluk (sıdk), güvenilirlik (emanet), yüksek zihin kabiliyeti (fetânet), günahtan korunmuşluk (ismet) ve ilâhî tâlimatı insanlara eksiksiz ulaştırma (tebliğ) peygamberlerin temel özellikleridir. Dolayısıyla herhangi bir meşrû mazeret yokken onların yalan söyleyebileceği düşünülemez. İbn Atıyye, peygamberler hakkında câiz olmayan yalanın, hiçbir şer‘î faydası olmadığı halde asılsız bir söz söylemek olduğunu ifade eder (IV, 478). İbrâhim ise, “Ben hastayım” derken putperestleri yanlarından uzaklaştırarak putları kırmak, dolayısıyla hayırlı bir iş yapmak istiyordu. Şu halde o, peygambere yakışmayan bir iş yapmak şöyle dursun, tam aksine, bir peygamberin birinci görevi olan putperestlikle mücadele amacı taşıyordu; sonuçta asıl niyeti yalan söyleyerek insanları aldatmak değil, putları kırmak ve böylece putperestlikle mücadele görevini yerine getirmek olduğu için herhangi bir günah işlemiş değildir. Nitekim Gazzâlî, şöyle der: “Yalan söz, özü gereği değil, muhataba veya başkasına bir zarar doğurduğu için haramdır... Söz, maksatlara ulaşmaya vesiledir. Eğer maksada doğru sözle ulaşılabiliyorsa yalan söylemek haramdır. Maksada ancak yalan söyleyerek ulaşılabiliyorsa ve bu maksat da meşrû ise yalan söylemek sakıncalı değildir; hatta maksat –meselâ bir mâsum müslümanın canını kurtarmak gibi– zorunlu bir görev olup bu görevi yerine getirmek için yalan söylemek gerekiyorsa bu durumda yalan söylemek farz olur” (İhyâ, III, 137). Zemahşerî, İbrâhim’in yıldızlara bakmasını şöyle açıklar: İbrâhim’in kavmi yıldızperestti; bu sebeple o, yanındakilere, yıldızlara bakarak astroloji sayesinde yıldızlardan kendisinde bir hastalık bulduğu sonucunu çıkardığını ima etti (III, 304). Asıl maksadı ise yalnız kalarak putları kırıp dökmek, böylece onların –tanrı olmaları şöyle dursun– kendi kendilerini korumaktan bile âciz nesneler olduklarını göstermekti; her şeyi planladığı şekilde gerçekleştirdi. Sonuç olarak bize göre Hz. İbrâhim, aslında kendisi böyle bir şeye inanmamakla birlikte halk, gök cisimlerinden haber alınabileceğine inandığı için yıldızlara bakarak güya oradan kendisinin hasta olduğu yolunda bir hüküm çıkardığını söylemiştir. Sonra da hasta olmadığını, onları denediğini, yıldızlardan hüküm çıkarmanın aslı esası olmadığını bu denemeyle ortaya koymuştur; nitekim aynı yıldızlara bakan ve bu işten anladığını söyleyen insanlar da sonunda yanıldıklarının farkına varmışlardır. Bütün bu yorumlar “Yıldızlara ... baktı” diye çevirdiğimiz cümleyi, “Geleceğe dair bilgi almak için astrolojiye müracaat etti” şeklindeki anlamaya dayanmaktadır. Halbuki bu cümle, oradakileri savmak için “Bir çare düşündü” mânasını da ifade etmektedir (Şevkânî, IV, 459). Hz. İbrâhim’in, inkârcılara karşı yönelttiği “Peki, âlemlerin rabbiyle ilgili düşünceniz nedir?” meâlindeki sorusu genellikle, “Allah âlemlerin rabbi olduğu halde siz kalkıp başka varlıkları tanrı kabul eder ve onlara taparken, yarın Allah’ın huzuruna vardığınızda O’nun sizin hakkınızda nasıl bir hüküm vereceğini, nasıl bir muameleyle karşılaşacağınızı hiç düşünüyor musunuz?” şeklinde bir uyarı ve eleştiri olarak yorumlanmıştır (Taberî, XXIII, 70; farklı yorumlar için bk. İbn Âşûr, XXIII, 139-141). Ancak bunu, “Âlemlerin bir rabbi, yaratıcı ve yöneticisi olduğuna inanıyor musunuz? Aslında sizin dinî geleneğinizde bu inanç vardır. Şu halde O’nu bırakıp da putlara nasıl tapabilirsiniz?” şeklinde anlamak da mümkündür. Kur’an-ı Kerîm’in, putlara yönelik olarak Hz. İbrâhim’in ağzından aktardığı, “Neden bir şeyler yemiyorsunuz; neyiniz var, niçin konuşmuyorsunuz?” şeklindeki müstehzî sözlerde aslında putperest Araplar’a yönelik alay yollu bir uyarı vardır.
Sâffât Suresi 90. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Onu gerilerinde bırakıp gittiler.