Diyanet İşleri
Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzere idi; oysa Allah onların dostu idi, inananlar yalnız Allah'a güvensinler
Elmalılı Hamdi Yazır
O zaman içinizden iki takım bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah onların yardımcısı idi. İnananlar, yalnız Allah'a dayanıp güvensinler.
Yaşar Nuri Öztürk
Sizden iki takım, korku ile bozulmak üzereydi. Halbuki Allah onların Velî'siydi. Müminler yalnız Allah'a güvenip dayansınlar.
Süleyman Ateşen ayrışan
Sizden iki takım, korkup bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah, kendilerinin dostu idi. İnananlar, Allah'a dayansınlar.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
121- Hani sen erkenden mü’minleri savaş yerlerine yerleştirmek üzere ailenden ayrılmıştın. Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir. 122- O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcılarıydı. Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler. 123- Andolsun ki Allah size Bedir’de siz zayıfken yardım etmişti. O halde Allah’tan sakının ki şükretmiş olasınız. 124- Hani sen mü’minlere:“İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. 125- Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle size yardım eder. 126- Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır. 127- (Bir de) Allah kâfirlerden bir kısmını helâk etsin veya onları bozguna uğratıp perişan etsin de zarara uğramışlar olarak dönüp gitsinler diye.
121. Burada Uhud günü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in müslümanlarla birlikte çıkışı söz konusu edilmektedir. Müşrikler orduları ile birlikte Uhud’a yakın bir yere ulaştıklarında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ashab-ı Kiramı yerlerine yerleştirmiş, onları sıraya koyarak almaları gereken yerleri göstermiş ve onları görülmedik bir düzene sokmuştu. Bu ise Peygamberin idare ve savaş teknikleri konusunda da son derece mükemmel ve üstün bir görüşe sahip olduğunun bir göstergesidir. Tıpkı bütün hususlarda kâmil olduğu gibi. “Allah hakkıyla işitendir, her şeyi bilendir” işlerinizden hiçbir şey O’na gizli kalmaz.
122. “O zaman içinizden iki zümre bozulmaya yüz tutmuştu.” Bunlar Selime oğulları ile Harise oğullarıdır. Ancak Yüce Allah, lütuf, riâyet ve tevfiki ile onları korumuştu. “Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” Çünkü mü’minler Allah’a güvenip dayanacak olurlarsa Allah onlara yeter, onlara yardım eder ve onları din ve dünyalarında zarar verecek şeylere karşı korur. Bu âyet-i kerime ve benzerlerinde Yüce Allah’a tevekkülün farz olduğu ortaya konmakta ve kulun imanına göre tevekkül sahibi olduğu açıklanmaktadır. Tevekkül ise kişinin menfaatlerinin elde edilmesi, zararlarının da defedilmesi hususunda Rabbine dayanıp güvenmesi demektir.
Yüce Allah mü’minlerin Uhud’daki durumlarını ve onların başlarından geçen musibeti söz konusu ettikten sonra arada Bedir günü onlara olan yardımını ve onlara ihsan ettiği nimetini hatırlatmaktadır ki, Rablerine şükreden kimseler olsunlar ve böylelikle kendilerine hatırlatılan bu husus, onların yaşadıkları musibetlerini hafifletsin. İşte Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:
123. “Andolsun ki Allah size Bedir’de siz” sayınızla ve silâh, araç ve gerecinizle “zayıfken yardım etmişti.” O sırada mü’minlerin sayısı 310 küsur kişi idi, binekleri azdı ve silâhları da oldukça basitti. Düşmanları ise mükemmel silâh ve techizata sahip olarak 1000 kişi dolaylarında idiler. “O halde Allah’tan sakının ki” size ihsan etmiş olduğu yardım ve zafer nimetine “şükretmiş olasınız.”
124-126. “Hani sen” müjde vererek “mü’minlere” kalplerine sebat vermek üzere “İndirilen üç bin melekle Rabbinizin size yardım etmesi size yetmez mi? diyordun. Evet, siz sabreder ve sakınırsanız, onlar hemen şimdi üzerinize gelseler dahi” yani bu şekilde ani bir hamle yapıp üzerinize gelecek olurlarsa “Rabbiniz işaretlenmiş beş bin melekle” yani kahramanların alâmeti olan işaretlerle işaretlenmiş “beş bin melekle size yardım eder.” Bu yardımda bizzat melekler doğrudan doğruya savaşa katılmışlar mıdır -ki bazı müfessirler böyle söylemiştir- yoksa o, Allah’ın mü’min kullarına sebat vermek, buna karşılık müşriklerin kalplerine de korku yerleştirmek için midir -nitekim çoğu müfessirler de böyle demiştir- işte bu konuda ihtilaf vardır. Ancak Yüce Allah’ın devamla gelen şu buyruğu çoğunluğun kabul ettiği görüşe delil teşkil etmektedir:“Allah bunu ancak size müjde olsun ve kalpleriniz onunla huzur bulsun diye yaptı. Yoksa yardım yalnız Aziz ve Hakim olan Allah katındandır.” Bu buyrukta kulun sebeplere itimat etmemesi, aksine Yüce Allah’a itimat etmesi gerektiğini ortaya koyan bir işaret vardır. Sebepler ve sebeplerin gerçekleşmesi ise sadece kalplere bir huzur ve itminan verir, hayır üzerinde sebata yardımcı olur.
127. Yani Yüce Allah’ın mü’min kullarına yardım edip zafer vermesi ya kâfirlerin bir kısmını helâk etmesi içindir yahut herhangi bir hayır elde etmemiş olarak kin ve öfkeleri ile geri dönsünler diyedir. Nitekim onlar, Hendek günü de istediklerini elde edebilecekleri bir şekilde geldikten sonra Yüce Allah onları herhangi bir hayır elde etmeksizin zarara uğramışlar olarak kin ve öfkeleri ile geri döndürmüştür.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetler, Uhud Savaşı’yla ilgili olup 120. âyette yer alan sabretme ve disiplinli davranma tavsiyelerine uyulmadığı takdirde neler olabileceğini müslümanlara göstermek ve bundan ders almalarını sağlamak için savaş günlerinde cereyan eden bazı önemli olayları hatırlatmaktadır.
Uhud, Medine’nin yaklaşık 7,5 km. kuzeyindeki meşhur dağın ismi olup savaş bu dağın eteklerinde meydana geldiği için bu adı almıştır. Uhud Savaşı, hicretin 3. yılında (625) ve Bedir Savaşı’ndan yaklaşık on beş ay sonra şevval ayının ortalarında cumartesi günü meydana gelmiştir. Kureyşliler Bedir Savaşı’ndaki (624) yenilginin ve kaybettikleri yakınlarının intikamını almak maksadıyla Ebû Süfyân’ın kumandasında, çeşitli Arap kabilelerinden oluşan 3000 kişilik bir orduyla Medine üzerine yürüyerek şehrin kuzeyindeki Uhud dağı yakınlarında bir yerde mevzilendiler. Durumu haber alan Hz. Peygamber arkadaşlarını toplayıp şehrin içinde kalarak savunma savaşı veya dışarı çıkarak meydan muharebesi yapma konusunda onlarla istişare etti. Hz. Peygamber ve tecrübeli sahâbîler Medine içinde kalıp savunma savaşı yapma taraftarıydılar. Münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl de aynı kanaatte idi. Bu görüşü benimseyenler, Medine’nin tabii durumunun savunmaya elverişli olduğunu, şehir içerisinde düşmanı kuşatmanın daha kolay olacağını ve böyle bir savaşta kadın ve çocukların da yardım edebileceklerini söyleyerek tezlerini savundular. Fakat özellikle Bedir Savaşı’na katılmamış olan genç sahâbîler düşmanı Medine dışında karşılamak ve meydan savaşı yapmak istediler. Bunların ısrarlı istekleri üzerine Hz. Peygamber şehrin dışına çıkmaya karar verdi, 1000 kişilik bir ordu hazırladı, zırhını giyerek ordusunun başına geçti. Durumun ciddiyetini sonradan kavramış olan gençler Hz. Peygamber’in ictihadına aykırı bir görüşte ısrar edip onu istemediği bir işe razı ettikleri için pişman oldular, bu durumu Hz. Peygamber’e arzettilerse de Resûlullah, “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, Allah (onunla düşmanı arasında) hükmünü verinceye kadar savaşmadan onu çıkarması doğru değildir” buyurdu (Buhârî, “İ‘tisâm”, 28; Müsned, III, 351).
Hz. Peygamber ordusuyla düşmanı karşılamak üzere Medine dışına çıktı, Şavt denilen yere geldiklerinde münafıkların reisi Abdullah b. Übey “Muhammed bizi dinlemedi, çoluk çocuğu dinledi, bizim görüşümüz bu değildi” diyerek 300 kişilik taraftarıyla birlikte ordu saflarından çekildi. Bu durum müslümanlar üzerinde olumsuz etkisini gösterdi, karışıklıklara sebep oldu. Nerede ise Harîseoğulları ile Selemeoğulları da bunların etkisinde kalıp ordu saflarını terkedeceklerdi. Ancak Allah’ın yardımı ve sahâbenin kararlılığı sayesinde bu düşünceden vazgeçtiler (122. âyette bozulup çekilmeye yüz tuttuğu bildirilen iki bölük bunlardır). Hz. Peygamber kalan 700 kişi ile yoluna devam etti. Uhud’a vardığında dağı arkalarına, düşmanı karşılarına alacak şekilde ordusunu düzenledi. Ancak burada düşmanın sızabileceği bir geçit daha vardı, oraya da Abdullah b. Cübeyr komutasında elli kişilik bir okçu birliğini yerleştirdi ve onlara şu tâlimatı verdi: “Oklarınızla bizi savunun, sakın arkamızdan gelmelerine izin vermeyiniz, yensek de yenilsek de hiçbir şekilde yerinizden ayrılmayınız, kuşların etlerimizi gagaladığını görseniz bile sakın yerinizi terketmeyiniz!” (Buhârî, “Cihâd”, 164; İbn Kesîr, II, 91).
Müslümanlar, gerek savaşçı sayısı gerekse silâh gücü bakımından kendilerinden kat kat üstün olan düşman ordusuyla savaşa tutuştular. Başlangıçta İslâm ordusu üstün duruma geçti ve düşmanı bozguna uğrattı. Ancak bu başarıyı kesin zafere ulaşıncaya kadar devam ettirmeleri gerekirken askerler savaş sonuçlanmadan ganimet toplamaya başladılar. Hz. Peygamber’in geçidi korumakla görevlendirdiği okçular da arkadaşlarının kaçan düşmanın bıraktığı ganimeti topladıklarını görünce, kumandanları Abdullah b. Cübeyr’in ısrarlı uyarılarına ve Hz. Peygamber’in kesin emrini hatırlatmasına rağmen, ganimet toplayanlara katılmak üzere yerlerini terkettiler. Kumandanın yanında sadece birkaç kişi kalmıştı.
Böyle bir fırsatı yakalamak için pusuda bekleyen düşman süvarilerinin kumandanı Hâlid b. Velîd, derhal harekete geçip dağın çevresini dolaşarak bu geçitten saldırıya başladı, kendisine karşı geçidi savunmakta olan Abdullah b. Cübeyr’i yanındaki birkaç okçu ile birlikte kılıçtan geçirerek İslâm ordusuna arkadan saldırdı. İki kuvvet arasında kalan İslâm ordusu şaşırıp neye uğradığını bilemedi, müminler Hz. Peygamber’in çevresinden dağılıp kaçmaya başladılar. Bu arada dağılmış olan Mekke ordusu toparlandı ve geri dönerek saldırıya geçti. Hz. Peygamber’in yanında düşmana karşı cesaretle savaşan çok az müslüman kalmıştı. Bu durum savaşın müslümanların aleyhine dönmesine sebep oldu. Hz. Peygamber’in yanındaki müslümanlar, onun hayatını korumak için her şeyi göze alıp ölüm kalım savaşı vermelerine rağmen Hz. Peygamber alnından ve yanağından yaralanmış, daha önce düşman tarafından kazılmış olan bir çukura düşmüş, bu arada dişi de kırılmıştı. Resûlullah yüzünden akan kanları silmeye çalışırken şöyle diyordu: “Peygamberlerini yaralayan bir kavim nasıl iflâh olur?” (Buhârî, “Megāzî”, 21; Müslim, “Cihâd”, 104). Bununla beraber o, düşmanlarını lânetlemiyor, aksine onların hidayete ermeleri için dua ediyordu. Tam bu esnada Resûlullah’ın şehit olduğu söylentisi yayılmaya başladı. Sahâbe bu söylentiden o derece etkilendi ki Hz. Peygamber’i kahramanca savunanlar bile cesaretlerini yitirdiler ve onun yanında sadece birkaç fedakâr müslüman kaldı. Sahâbeden biri Hz. Peygamber’in sağ olduğunu görünce “İşte Allah’ın resulü burada!” diye bağırmaya başladı. Hz. Peygamber’in yaşamakta olduğunu haber alan müslümanlar tekrar onun etrafında toplandılar ve dağın emin bir yerine çekildiler.
Ebû Süfyân kumandasındaki Kureyş ordusu Hz. Peygamber’in öldürüldüğü haberine aldanıp işin bittiğini zannettiği için bu fırsatı değerlendirerek müslümanları takip etmeyi düşünememişti. Düşmanın bu durumunu farketmiş olan Hz. Peygamber bunu, düşmanın kendisinden uzaklaştırılması için Allah Teâlâ tarafından verilmiş bir fırsat olarak değerlendirmiş ve kendisinin sağ olduğunu müslümanlara duyurmak isteyen Kâ‘b b. Mâlik’i susturmuş, böylece düşmanın yeni bir saldırıya geçmesini önlemişti. Gerçekten müslümanlar perişan bir şekilde dağılmışlar, Kureyşliler’in önlerine çıkacak hiçbir engel kalmamıştı; kazandıkları zaferi sonuna kadar götürebilirlerdi. Fakat Allah peygamberini ve müslümanları korumuştu (Uhud Savaşı hakkında bilgi için bk. İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, III, 64 vd.; İbn Kesîr, II, 90-91).