Önceki ayet· 26:134Sonraki ayet· 26:136

Şuarâ Suresi 135. Ayet· 26:135

↗ Şuarâ suresi
Mekki
إِنِّيٓ أَخَافُ عَلَيۡكُمۡ عَذَابَ يَوۡمٍ عَظِيمٖ
Doğrusu ben size büyük bir günün azabı(nın çarpması)ndan korkuyorum.
Meal ihtilafı: 7% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Doğrusu ben size büyük bir günün azabı(nın çarpması)ndan korkuyorum.
Elmalılı Hamdi Yazır
"Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum."
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
"Büyük bir günün azabı üstünüzedir diye korkuyorum."
Süleyman Ateş
Doğrusu ben size büyük bir günün azabı(nın çarpması)ndan korkuyorum.
Diller arası (7 dil)ıraksama 14.8%
İngilizce
Indeed, I fear for you the punishment of a terrible day
Fransızca
Je crains pour vous le châtiment d'un Jour terrible»
İspanyolca
Yo, en realidad, temo que los alcance el castigo de un día gravísimo
Rusça
Я боюсь того, что вас постигнут мучения в Великий день»
Endonezce
sesungguhnya aku takut kamu akan ditimpa azab pada hari yang besar
Bengalce
আমি তোমাদের জন্যে মহাদিবসের শাস্তি আশংকা করি।
Çince
我的确害怕你们遭受重大日的刑罚。”
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Kavmim!- "Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum. Bu gün kıyamet günüdür."
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
{كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ (123) إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ (124) إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ (125) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (126) وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ (127) أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ (128) وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ (129) وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ (130) فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ (131) وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ (132) أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ (133) وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ (134) إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ (135) قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ (136) إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ (137) وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ (138) فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ (139) وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ (140). 123- Âd (kavmi) de peygamberleri yalanladılar. 124- Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti:“Korkup sakınmaz mısınız?” 125- “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” 126- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 127- “Bu (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrimi vermek ancak âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” 128- “Siz her yüksek yere/yol başına yüksek birer bina inşa edip boş işlerle mi uğraşıyorsunuz?” 129- “Ebedi kalacakmışsınız gibi sağlam kaleler/saraylar mi yapıyorsunuz?” 130- “Yakaladığınız zaman da zorbaca mı davranırsınız?” 131- “Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” 132- “Size bildiğiniz (türlü) nimetleri verenden korkup sakının.” 133- “O, size hem davarlar hem de çocuklar verdi.” 134- “Hem de bahçeler ve pınarlar…” 135- “Gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” 136- Dediler ki:“Sen öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için aynıdır.” 137- “Bu, öncekilerin âdetlerinden başka bir şey değildir.” 138- “Biz azaba uğrayacak da değiliz.” 139- Böylece onu yalanladılar. Biz de onları helâk ettik. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Ama onların çoğu iman etmezler. 140- Şüphe yok ki Rabbin Azizdir, Rahimdir. 123. Yani Âd adını taşıyan kabile, rasûlleri olan Hûd’u yalanladı. Onların, peygamberleri Hûd’u yalanlamaları ise davetlerinin aynı olması dolayısı ile diğer peygamberleri de yalanlaması anlamına gelir. 124. “Hani” nesep itibariyle “kardeşleri Hûd” yumuşak bir üslûpla ve güzel bir hitapla “onlara şöyle demişti:” Allah’tan “korkup sakınmaz mısınız” ki böylelikle şirki ve ondan başkasına ibadeti terk edesiniz. 125-126. “Ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim.” Yüce Allah, size önem vererek beni sizlere rahmet ve peygamber olarak göndermiş bulunuyor. Ben güvenilir bir kimseyim. Böyle bir kişi olduğumu siz de biliyorsunuz. Buna bağlı olarak da:“Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin.” Yani Yüce Allah’ın hakkı olan takvâyı yerine getirin. Size vermiş olduğum emirlerle yasaklarda bana itaat ederek benim hakkımı da yerine getirin. Çünkü bu, sizin bana uymanızı ve bana itaat etmenizi gerektirir. Diğer taraftan sizi iman etmekten alıkoyacak herhangi bir engel de bulunmamaktadır. Çünkü ben: 127. Ben size yaptığım tebliğ, samimi öğütlerim ve iyiliğinizi istememe karşılık sizden herhangi bir ücret talep etmiyorum ki bundan dolayı kendinizi ağır bir borç yükü altında hissedesiniz. “Benim ecrimi vermek ancak” kulları türlü nimetleriyle terbiye edip besleyen, lütuf ve keremini onlara bol bol ihsan eden, özellikle de gerçek dostlarına ve peygamberlerine pek çok lütuflarda bulunan “âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” 128. “Siz her yüksek yere/yol başına” dağların arasındaki geçiş noktalarında “yüksek birer bina inşa edip boş işlerle mi uğraşıyorsunuz?” Siz, bu işi dininiz ve dünyanız açısından size birtakım faydalar sağlayacak herhangi bir maslahat olmaksızın, boşuna mı yapıyorsunuz? 129. “Ebedi kalacakmışsınız gibi sağlam kaleler/saraylar mi yapıyorsunuz?” Ebedi kalmak maksadıyla mı bu yapıları ediniyorsunuz? Oysa herhangi bir yaralmış için ebedi kalmanın yolu yoktur. 130. “Yakaladığınız zaman” insanları ele geçirdiğiniz vakit “zorbaca mı davranırsınız?” Öldürerek, vurup döverek ve mallarını alarak zorbalık mı edersiniz? Yüce Allah, onlara büyük bir güç vermişti. Bu büyük güçlerini Yüce Allah uğrunda kullanmaları gerekirdi. Fakat onlar şımardılar, büyüklük tasladılar ve:“Bizden daha güçlü kim vardır?” diyerek bu gücü Allah’a isyanı gerektiren hususlarda, boş şeylerde ve akılsızca tasarruflarda kullandılar. Bundan dolayı peygamberleri onlara bütün bunları yasaklayarak şöyle dedi: 131. “Artık Allah’tan korkun.” Şirk koşmayı ve azgınlık etmeyi terk edin. “Ve bana itaat edin.” Çünkü sizler benim, Allah’ın size gönderilmiş peygamberi olduğumu ve güvenilir bir nasihatçı olduğumu biliyorsunuz. 132. “Size bildiğiniz (türlü) nimetleri verenden korkup sakının.” O, sizlere kimsenin bilmezlikten gelemeyeceği ve inkâr da edemeyeceği pek büyük nimetler vermiştir. 133-134. “O, size” hem deve, inek ve koyun türünden “hem davarlar hem de” neslinizi çoğaltmak sûretiyle “çocuklar verdi.” Hem mallarınızı çoğalttı, hem çocuklarınızı, özellikle de daha güçlü olan erkek çocuklarınızı çoğaltmıştır. 135. Böylelikle peygamberleri onlara mazhar oldukları nimetleri hatırlattı. Daha sonra da Yüce Allah’ın azabının gelip çatacağını onlara hatırlatarak şunları söyledi:“Gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım.” Eğer sizler bu küfür ve azgınlığınızı sürdürecek olursanız, gerçekten ben size olan şefkatimden ve sizin iyiliğinizi istediğimden ötürü üzerinize pek büyük bir azabın ineceğinden korkarım. Zira bu azap indiği takdirde geri çevrilemez. 136. Onlar hakka karşı inat ederek ve peygamberlerini yalanlayarak şöyle dediler:“Sen öğüt versen de öğüt verenlerden olmasan da bizim için aynıdır.” Her iki hal de birdir, fark etmez. Bu, azgınlığın en ileri derecesidir. Yüce Allah’ın sapasağlam dağları dahi eriten, özlü akıl sahiplerinin yüreklerini parçalayan bu tür öğütlere karşı bunca azgınlığa ulaşmış bir kavmin hali, azgınlığın en ileri derecesidir. Artık bunlara göre böyle bir öğüdün varlığı da yokluğu da birdir. Zulümleri en ileri dereceye varmış, bedbahtlıkları katmerleşmiş ve hidâyetlerinden ümit kesilmiş bir kavim, azgınlığın en ileri derecesine gelmiş demektir. 137. Onlar sözlerini şöyle sürdürdüler:“Bu öncekilerin adetlerinden başka bir şey değildir.” Yani bizim bu halimiz, içinde bulunduğumuz nimetler ve benzeri şeyler öncekilerin âdetleridir. Kimi zaman zengin olurlar. Kimi zaman da fakir düşerler. Zaman içinde karşılaşılan hallerdir bunlar. Çünkü bunlar, Yüce Allah tarafından verilmiş nimetler ve bağışlardır. Bunlardan kasıt ise kullarının sınanmasıdır. 138. “Biz azaba uğrayacak da değiliz.” Bu, onların ölümden sonra dirilişi inkâr ettiklerini göstermektedir. Yahut da onlar bu sözleri peygamberlerinin dediğini bir varsayım olarak kabul edip onunla alay ettikleri anlamındadır. Yani, biz farz edelim ki öldükten sonra dirildik. Hiç şüphesiz dünya hayatında bize bu şekilde pek bol nimetler verildiği gibi öldükten sonra da aynı şekilde bu nimetler bize verilecektir. 139. “Böylece onu yalanladılar.” Yani peygamberi yalanlamak onların bir karakteri, bir ahlâkı oldu. Hiçbir öğüt, bu işten onları vazgeçirmedi. “Biz de onları helâk ettik.” Neyle helâk edildikleri bir başka buyrukta şöyle açıklanmaktadır: “Âd’a gelince onlar da ıslıklı ve azgın bir fırtına ile helâk edildiler. O, o rüzgarı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat kıldı. O kavmi o süre içinde içleri boşalmış hurma kütükleri imiş gibi yere serilmiş görürdün.”(el-Hakka, 69/5-7)“Şüphesiz bunda” peygamberimiz Hud aleyhisselam’ın doğru söylediğine, getirdiklerinin doğruluğuna, onun kavminin şirk ve zorbalıklarının da batıl olduğuna dair “bir ibret vardır. Ama onların çoğu” iman etmeyi gerektiren bunca âyet, belge ve mucizenin varlığına rağmen “iman etmezler.” 140. “Şüphe yok ki” kudretiyle Hud kavmini, güçlerine ve yakaladıklarını zorbaca yakalayışlarına rağmen helâk eden “Rabbin Azizdir.” Peygamberi Hud’u ve onunla birlikte bulunan mü’minleri kurtaran “Rahimdir.”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Yüksek yer” diye çevirdiğimiz rî‘ kelimesi “yol” mânasına da geldiği için 128. âyeti “Siz boş şeylerle uğraşarak her yol üstüne bir anıt mı dikersiniz?” şeklinde tercüme etmek mümkündür. Hz. Hûd, kavminin âhiret hayatını unutup tamamen dünya hayatı ve zevklerine yöneldiklerini, Allah’a ortak koşarak O’na ibadeti terkettiklerini görünce böyle bir uyarıda bulundu. Çünkü güçlü ve zengin olan kavmi daha önce din ve ahlâk kurallarına uygun olarak doğru yolda yürürken bilâhare güçlerine ve servetlerine güvenerek Allah’ı, peygamberi ve Allah’ın gönderdiği dini tanımaz duruma gelmişlerdi. Kur’an’ın verdiği bilgiye göre bunlar (Yemen’de İrem adında) bir şehir kurmuş, müreffeh bir şekilde yaşıyorlardı. Muhteşem sarayları, kaleleri, bağları, bahçeleri vardı (krş. Fecr 89/6-8). Tefsirlerde bildirildiğine göre bunlar, çöllerde yolcuların yollarını yitirmemeleri için yol kenarlarına, özellikle tepelere güvercin kaleleri, kuleler, âbideler ve alâmetler dikmişlerdi; su biriken yerlerde ise sarnıçlar yapılmıştı; kışın yağmur suları bu sarnıçlarda biriktirilir, yazın ihtiyaç anında kullanılırdı. Özellikle çölde susuz kalan yolcular bu sarnıçlardan yararlanırlardı. İşlek yollardan gelip geçenlerle oyalanıp eğlenmek için hâkim noktalara binalar yaptıkları da zikredilmiştir (İbn Âşûr, XIX, 165-168). Kısacası Âd kavmi güçlü ve müreffeh bir toplum haline gelmişti; yeryüzünde kendilerinden daha güçlü kimsenin bulunmadığı kanaatinde idiler (bk. Fussılet 41/15). 130. âyet onların gerçekten güçlü olduklarına işaret etmektedir.
Şuarâ Suresi 135. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
-Ey Kavmim!- "Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum. Bu gün kıyamet günüdür."