Onlar, bulut gölgeleri içinde, Allah'ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a dönecektir
Meal ihtilafı: 4% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Onlar, bulut gölgeleri içinde, Allah'ın azabının ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a dönecektir
Elmalılı Hamdi Yazıren ayrışan
Onlar sadece gözetiyorlar ki, Allah, buluttan gölgelikler içinde meleklerle birlikte geliversin de iş bitiriliversin. Halbuki bütün işler Allah'a döndürülüp götürülür.
Yaşar Nuri Öztürk
Onlar, Allah'ın ve meleklerin buluttan gölgeler içinde kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Bütün iş ve oluşlar sonunda Allah'a döndürülür.
Süleyman Ateş
Onlar, ille buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler tekrar Allah'a döndürülüp götürülecektir.
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.6%
İngilizce
Do they await but that Allah should come to them in covers of clouds and the angels [as well] and the matter is [then] decided? And to Allah [all] matters are returned
Fransızca
Qu'attendent-ils sinon qu'Allah leur vienne à l'ombre des nuées de même que les Anges et que leur sort soit réglé? Et c'est à Allah que toute chose est ramenée
İspanyolca
¿Acaso esperan que [el Día del Juicio] Dios y los ángeles se les presenten a la sombra de las nubes? Para entonces, su situación estaría ya decidida [y serían condenados]. Todos los asuntos retornan a Dios [para que Él juzgue]
Rusça
Неужели они ожидают чего-либо иного, кроме как того, что Аллах явится к ним вместе с ангелами, осененный облаками, и все будет решено? К Аллаху возвращаются дела
Endonezce
Tidak ada yang mereka tunggu-tunggu kecuali datangnya (azab) Allah bersama malaikat dalam naungan awan, sedangkan perkara (mereka) telah diputuskan. Dan kepada Allahlah segala perkara dikembalikan
Bengalce
তারা কি সে দিকেই তাকিয়ে রয়েছে যে, মেঘের আড়ালে তাদের সামনে আসবেন আল্লাহ ও ফেরেশতাগণ ? আর তাতেই সব মীমাংসা হয়ে যাবে। বস্তুতঃ সবকার্যকলাপই আল্লাহর নিকট গিয়ে পৌঁছবে।
Şeytanın yollarına uyup hak yolundan sapanlar, Allah Subhanehu'nun kıyamet günü aralarında hükmetmek için, bulut gölgeleriyle birlikte yüceliğine yaraşır bir şekilde gelmesi ve meleklerin, onları her yönden kuşatarak gelmesi dışında bir şey beklemiyorlar. İşte o zaman Allah'ın onlar hakkındaki hükmü uygulanır ve oradan tahliye edilirler. mahlukatın bütün iş ve meseleleri tek olan Allah -Subhanehu ve Teâlâ-'ya döner.
210- Onlar, illa buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işlerin bitirilmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler Allah’a döndürülür.
210. Bu buyrukta kalpleri yerinden oynatacak şekilde ağır bir tehdit ve bir korkutma vardır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: Bu yeryüzünde fesat çıkartmaya çalışan, şeytanın adımlarına uyan ve Allah’ın emrini bir kenara atanlar amellerin karşılığının verileceği günü mü bekliyorlar? O gün öyle dehşetli, öyle zorlu ve öyle korkunç hallerle dolup taşar ki bunlar zalimlerin kalplerini yerinden oynatır ve o gün fesat çıkartmış olanların etrafını en kötü cezalar çepeçevre sarar. Çünkü Yüce Allah o gün gökleri ve yeri dürecektir. Yıldızlar darmadağın olacak, ay ve güneş tor top edilecek, aydınlıkları giderilecektir. Şerefli melekler inecek, insanların etraflarını kuşatacaktır. Yüce ve Allah “buluttan gölgeler içinde” kullarının arasında adil hükmü ile hüküm vermek üzere inecektir. Tartılar kurulacak, amel defterleri açılacaktır. Mutlu kimselerin yüzleri ağaracak, bedbahtların yüzleri ise kararacaktır. Hayır ehli ile şer ehli birbirinden ayırt edilecek ve herkes amelinin karşılığını görecektir. İşte o vakit zalim, gerçek durumunu kavrayarak pişmanlıktan parmaklarını ısıracaktır. Bu âyet-i kerime ve benzerleri Ehl-i sünnet’in şu görüşünün delilidir: Onlar Allah’ın istivâ/yükselme, nüzul/inme, meci’/gelme gibi ihtiyarî sıfatları olduğunu kabul ederler. Ehl-i sünnet, Yüce Allah’ın kendi zatı hakkında ve Rasulü’nün O’nun hakkında haber verdiği bütün sıfatlara Allah’ın celâl ve azametine yakışır, teşbihsiz ve tahrifsiz bir şekilde kabul ve iman eder. Mutezile, Cehmiyye, Eş’ariyye ve benzeri gibi Allah’ın sıfatlarını iptal eden Muattıla ise aksi bir yol izlemektedir. Onlar, bu gibi sıfatları nefyeder, bu sebepten dolayı da ilgili âyetleri Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şekilde tevil ederler. Bu delilsiz tevillerin gerçek mahiyeti ise Yüce Allah’ın ve Rasûlü’nün beyanına yönelik bir çeşit tenkit ve bu konuda hidâyetin kendi ifadeleri ile gerçekleştiği iddiasıdır. Böylelerinin nakli hiçbir delilleri yoktur, hatta aklî delilleri bile yoktur. Bu tutumu sergileyenlerin naklî delile sahip olamayışlarını şöyle açıklayabiliriz: Bizzat kendileri Kitap ve Sünnet’te varid olan bu kabilden nasların zahirlerinin, hatta sarih ifadelerinin ehl-i sünnet ve’l cemaat mezhebinin doğruluğuna delil teşkil ettiğini ve kendi batıl mezheplerine delil teşkil edebilmesi için zahir anlamlarından uzaklaştırılarak bunlara bir şeyler eklenip onlardan bir şeyler eksiltilmesi gerektiğini itiraf etmişlerdir. Görüldüğü gibi böyle bir şeyi kalbinde zerre ağırlığı kadar iman bulunan bir kimse kabul etmez. Aklî delile gelince aklen bu sıfatları reddetmeye delalet edecek bir delil yoktur. Aksine akıl failin, bir fiile gücü olmayandan daha mükemmel olduğuna delildir. Yüce Allah’ın gerek kendi zâtına taalluk eden fiilleri (konuşma, inme, gelme, istivâ/yükselme gibi) gerekse de yarattıklarına taalluk eden fiilleri (yaratma, rızıklandırma vb. gibi) kemalin tâ kendisidir. Bu sıfatları kabul etmenin Allah’ı yaratılmışlara benzetmek olduğuna dair batıl iddialara ise şöyle denilir: Sıfatlara dair söylenecek sözler, zata dair söylenen sözlere tabidir. Yüce Allah zatı ile nasıl diğer zatlara benzemez ise, işte öylece sıfatları da başkalarının sıfatlarına benzemez. Çünkü Yüce Allah’ın sıfatları zatına tabidir. Yarattıklarının sıfatları da kendi zatlarına tabidir. Dolayısıyla bu sıfatları Allah hakkında kabul etmenin herhangi bir şekilde teşbihi gerektiren bir tarafı olamaz. Diğer taraftan kimi sıfatları kabul ederken kimilerini kabul etmeyen yahut isimleri kabul etmekle birlikte sıfatları kabul etmeyen kimselere de şöyle denilir: Ya Yüce Allah’ın kendi hakkında ve Rasûlü’nün de O’nun hakkında haber verdiği sıfatların hepsini kabul etmelisin yahut da hepsini reddetmelisin. Eğer bütün sıfatları reddedecek olursan alemlerin rabbini inkâr etmiş olursun. Bir bölümünü kabul edip bir bölümünü reddetmek ise bir çelişkidir. Çünkü böyle bir tutum kabul edilen sıfatlar ile edilmeyenler arasında ayırım gözetmek demektir. Oysa böyle bir ayırımı gözetmeyi haklı kılacak bir delil yoktur. Bu tutumu izleyen kişi “Benim kabul ettiğim sıfatlar teşbihi gerektirmez” diyecek olursa ehli sünnet ve sıfatları isbat edenler ona derler ki: Senin kabul etmediğin sıfatlar da teşbihi gerektirmez. Böyle bir kimse: Benim kabul etmediğim sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı aklım kavramıyor, diyecek olursa sıfatları tümden reddedenler de şöyle derler: Biz de senin kabul ettiğin sıfatlardan Allah’ın teşbihinden başka bir manayı kavrayamıyoruz. Buna göre bu kanaati taşıyan bir kimsenin sıfatları tümden reddedenlere verdiği cevabın aynısını ehli sünnet ona kabul etmediği sıfatlar hakkında cevap olarak verir. Hülasa Kitap ve sünnetin sabit olduğuna delâlet ettiği herhangi bir şeyi kabul etmeyip nefyeden bir kimse çelişki içerisindedir. Lehine ne şer’i bir delil vardır ne de akli bir delil. Aksine bu tutumu sergileyen bir kişi akıl ile kabul edilene de nakil ile bildirilene de muhalefet etmiş olur.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
“Allah’ın gelmesi” anlamındaki ifade çeşitli kelâmî doktrinlere göre değişik şekillerde açıklanmıştır. Müşebbihe veya Mücessime diye anılanlar dışındaki bütün İslâm âlimleri, “gelme” fiilinin yaratılmışlara ait bir eylem olduğunu, Allah’ın bu tür eylemlerle nitelendirilemeyeceğini kabul etmişler; bunlardan Selefîler “müteşâbih” denilen bu tür âyetlerin gerçek anlamını Allah’tan başkasının bilemeyeceğini, dolayısıyla bunları te’vil ve tefsir etmenin câiz olmadığını, Kur’an’da geçtiği gibi kabul edip mânasını Allah’a havale etmek gerektiğini savunurken, kelâm bilginlerinin çoğunluğu bu tür ifadeleri Arap dilinin kurallarına ve İslâm dininin genel ilkelerine uygun biçimde yorumlama (te’vil) gereğini duymuşlar; bu cümleden olmak üzere konumuz olan âyetteki “Allah’ın gelmesi” ifadesini, “Allah’ın âyetlerinin, hükmünün, buyruğunun veya azabının gelmesi” gibi değişik şekillerde açıklamışlardır (bk. İbn Atıyye, I, 283; Râzî, V, 213-214). Râzî’nin yer verdiği bir yoruma göre âyetin amacı, bütün günahkârların yargılanmak üzere hükümdarların en güçlüsü olan yüce hâkimin huzuruna çıkarılacakları kıyamet gününün azametini, dehşet ve şiddetini tasvir etmektir.
Bulut genellikle rahmet kaynağı olarak kabul edilirken Allah’ın hükmünün veya azabının, “bulutların gölgeleri arasından” gelmesi, âhirette günahkârlar için beklenmedik bir durumu ifade eder. Buna göre onlar rahmetin gelmesini umdukları bulutlardan azabın gelmesi karşısında şaşkınlık ve dehşete kapılacaklardır. Başka bir yoruma göre âyetteki bulutlardan maksat, kul ile ilâhî hakikat arasındaki perdelerdir. Âhirette bu perdeler kalkacak, dolayısıyla Allah ve meleklerle ilgili metafizik gerçekler, “bulutların gölgeleri arasından” doğar gibi açığa çıkacak; böylece Allah ve melekler hakkındaki bilgisizlik silinip gidecek; Allah’ın varlığının hakikati inanan ve inanmayan herkes için âhirette apaçık ortaya çıkacaktır (Reşîd Rızâ, II, 266). İşte o zaman “iş bitirilmiş” olacak, yani artık tövbe edip hayırlı işler yapma ve bağışlanma imkânı kalmayacak, herkes hak ettiğinin karşılığını bulacaktır. Sonuç olarak “Bütün işler Allah’a döner” yani en sonunda her şey daima O’nun iradesi yönünde olup biter. O’nun sarsılmaz kanunları hükmünü daima sürdürür ve bu kanunlar uyarınca vahyin uyarılarından nasibini alıp gerçeğe ve iyiliğe yönelenler ebedî kurtuluşa erer; bu uyarılara rağmen yanlışlarda ve kötülüklerde ısrar edenler hak ettikleri cezayı çekerler. Allah’ın âyetleri her şeyi apaçık haber verdiği halde hâlâ kötülük işlemeye devam edenler, başlarına böyle bir geri dönülemez durumun gelmesini mi bekliyorlar? Böylece âyet inanmayan veya inandığı halde günah işlemekten çekinmeyen bütün insanlar için bir uyarı amacı taşımaktadır.
Âyet, “Resulüm! Yoksa o inkârcılar, ‘Allah ve melekler bulutların karanlığından çıkıp gelmedikçe, yani bizler Allah’ı ve melekleri apaçık görmedikçe sana inanmayacağız’ mı diyorlar?” şeklinde de açıklanmıştır. Nitekim yahudilerin Hz. Mûsâ’dan, putperest Araplar’ın da Hz. Muhammed’den bu tür isteklerde bulunduklarını bildiren âyetler vardır (Bakara 2/55; Nisâ 4/153). Bu yorum dikkate alındığında “Allah’ın gelmesi”ni yukarıda özetlendiği biçimiyle belli bir kelâmî doktrine göre te’vil etmeye gerek kalmaz.
Şeytanın yollarına uyup hak yolundan sapanlar, Allah Subhanehu'nun kıyamet günü aralarında hükmetmek için, bulut gölgeleriyle birlikte yüceliğine yaraşır bir şekilde gelmesi ve meleklerin, onları her yönden kuşatarak gelmesi dışında bir şey beklemiyorlar. İşte o zaman Allah'ın onlar hakkındaki hükmü uygulanır ve oradan tahliye edilirler. mahlukatın bütün iş ve meseleleri tek olan Allah -Subhanehu ve Teâlâ-'ya döner.