Önceki ayet· 2:16Sonraki ayet· 2:18

Bakara Suresi 17. Ayet· 2:17

↗ Bakara suresi
Medeni
مَثَلُهُمۡ كَمَثَلِ ٱلَّذِي ٱسۡتَوۡقَدَ نَارٗا فَلَمَّآ أَضَآءَتۡ مَا حَوۡلَهُۥ ذَهَبَ ٱللَّهُ بِنُورِهِمۡ وَتَرَكَهُمۡ فِي ظُلُمَٰتٖ لَّا يُبۡصِرُونَ
Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır
Meal ihtilafı: 3% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Onlar, çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını yok edince, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bırakmıştır
Elmalılı Hamdi Yazır
Onların durumu, bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların (gözlerinin) nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Onların durumu şu kişinin durumuna benzer: Bir ateş tutuşturmak istedi. Ateş, çevresindekileri aydınlattığında, Allah onların ışığını giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı; artık görmezler.
Süleyman Ateş
Onların durumu, tıpkı şuna benzer ki, (aydınlanmak için) bir ateş yakmak istedi. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz, Allah onların nurunu giderdi ve onları karanlıklar içinde bıraktı, artık görmezler.
Diller arası (7 dil)ıraksama 12.1%
İngilizce
Their example is that of one who kindled a fire, but when it illuminated what was around him, Allah took away their light and left them in darkness [so] they could not see
Fransızca
Ils ressemblent à quelqu'un qui a allumé un feu; puis quand le feu a illuminé tout à l'entour, Allah a fait disparaître leur lumière et les a abandonnés dans les ténèbres où ils ne voient plus rien
İspanyolca
Su ejemplo es como el de los que encienden fuego, y cuando les alumbra a su alrededor, [debido a su desvío] Dios les quita la luz dejándolos en tinieblas, por lo que no pueden ver
Rusça
Они подобны тому, кто разжег огонь. Когда же огонь озарил все вокруг него, Аллах лишил их света и оставил их в темноте, где они ничего не видят
Endonezce
Perumpamaan mereka seperti orang-orang yang menyalakan api, setelah menerangi sekelilingnya, Allah melenyapkan cahaya (yang menyinari) mereka dan membiarkan mereka dalam kegelapan, tidak dapat melihat
Bengalce
তাদের অবস্থা সে ব্যক্তির মত, যে লোক কোথাও আগুন জ্বালালো এবং তার চারদিককার সবকিছুকে যখন আগুন স্পষ্ট করে তুললো, ঠিক এমনি সময় আল্লাহ তার চারদিকের আলোকে উঠিয়ে নিলেন এবং তাদেরকে অন্ধকারে ছেড়ে দিলেন। ফলে, তারা কিছুই দেখতে পায় না।
Çince
他们譬如燃火的人,当火光照亮了他们的四周的时候,安拉把他们的火光拿去,让他们在重重的黑暗中,什么也看不见。
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah bu münafıklara iki misali örnek getirmiştir: Ateş misali ve su misali. Onlar hakkında verilen ateş misali şöyledir; Onlar, aydınlanmak için ateş yakan kimseye benzerler. Ateşin ışığı etrafı aydınlattığında o kimse ışından faydalanacağını zanneder, ateş söner ve parıltısı gider. Ancak yanması devam eder. Onun etrafında bulunanlar hiçbir şey göremez ve doğru yolu bulamazlar.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
17- Onların misali ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir. Ateş etrafını aydınlatınca Allah onların nurlarını giderip söndürür ve onları karanlıklar içinde (hiçbir şey) göremeyecek halde bırakır. 18- Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 19- Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler) ki onda karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ötürü ölüm korkusu ile parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır. 20- Şimşek neredeyse gözlerini kapıp alıverecek… O (şimşek) önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar. Eğer Allah dileseydi elbette işitmelerini de görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir. 17. “Onların misali” Yani onların durumlarına uygun düşen örnekleri “ateş yakmak isteyen birinin misali gibidir”. Bu kimse oldukça koyu bir karanlık içerisindedir ve ateşe oldukça ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle de başkasından ateş yakmasını istemiştir. Çünkü yanında gerekli araç gereç yoktur ve ateş yakma onun imkânı dışındadır. Derken yakılmasını istediği ateş etrafını aydınlatınca ve o içinde bulunduğu yeri ve oradaki tehlikeleri görüp de bu ateşten yararlanarak güven ve rahata erdiği ve kendisini ateşe sahip olduğunu zannettiği bir anda Allah onun nurunu alıverir. Artık ışığı yok olmuş ve onunla birlikte neşesi de yok olmuştur. Geriye sadece zifiri bir karanlık ve yakıcı ateş kalmıştır. Ateşte ışık namına ne varsa gitmiş yalnız yakıcı alev kalmıştır. Böylece birçok karanlıkların içinde kalakalmıştır: Gecenin karanlığı, bulutların karanlığı, yağmurun karanlığı, aydınlıktan sonra ortaya çıkan karanlık... Bu durumdaki kişinin hali nice olur? İşte münafıkların hali de böyledir. Mü’minlerden iman ateşini yakmalarını istediler. Ama bu onlara ait bir vasıf olmadı. Derken geçici bir süre bu ateşten yararlanıp aydınlandılar. Böylelikle canları muhafaza edildi ve malları korundu. Dünyada bir çeşit emniyete kavuştular. Derken üzerlerine ölüm hücum eder de nuru ve ondan elde ettikleri faydaları onlardan çekip alır. Birden her türlü gam, keder ve azap içine düşüverirler. Kabir karanlığı, küfür karanlığı, münafıklık karanlığı, türlü çeşitleri ile günahların yol açtığı karanlıklarla baş başa kalırlar. Bunlardan sonra ise bir de Cehennem ateşinin karanlığı vardır ki orası ne kötü bir duraktır! Bundan dolayı Yüce Allah haklarında şöyle buyurmuştur: 18. “Onlar sağırdırlar,” hayır namına bir şey işitmezler; “dilsizdirler,” hayır konuşmazlar; “kördürler,” hakkı görmezler. “Artık onlar dönmezler.” Çünkü hakkı bilip tanıdıktan sonra onu terk ettiler, dolayısıyla da bir daha ona geri dönmezler. Onların durumu, bilmediği ve şaşkın olduğu için hakkı terk edenin durumundan farklıdır. Böyle bir kimsenin aklı ermez; o bakımdan böylesinin bu münafıklara göre hakka dönme ihtimali daha çoktur. 19. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yahut gökten boşanan bir yağmur (yağışa tutulmuş kimse) gibi(dirler)” Yani onların misali gökten boşanan bir yağmura tutulmuş kişiye benzer. “ki onda karanlıklar” yani gecenin, bulutların ve yağmurun karanlıkları, “gök gürlemesi” yani bulutlardan işitilen ses “ve şimşek” yani bulutların arasında parladığı görülen ışık “vardır.” 20. O şimşek, sözü geçen karanlıklar arasında “önlerini aydınlattı mı ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü ayakta kalakalırlar.” Yani oldukları yerde dururlar. İşte münafıkların durumu da böyledir! Kur’ân’ı, ondaki emirleri, yasakları, vaatleri ve tehditleri işittiklerinde parmakları ile kulaklarını tıkarlar, onun emir ve yasaklarından, vaat ve tehditlerinden yüz çevirirler. Tehditleri onları korkutur, vaatleri de rahatsız eder. O nedenle güçleri yettiği kadarı ile bütün bunlardan yüz çevirirler. Sağanak yağmura tutulup da gök gürültüsünü işiten, bundan dolayı da ölüm korkusu içinde parmakları ile kulaklarını tıkayan kimsenin sağanak yağmurdan hoşlanmaması gibi onlar da bunlardan hoşlanmazlar. Bu durumdaki birisi belki içinde bulunduğu halden kurtulabilir; ama münafıklar nasıl kurtulacaklar?! Zira Yüce Allah onları kudreti ve ilmi ile çepeçevre kuşatmıştır. Ne O’ndan kurtulabilirler, ne de O’nu aciz bırakabilirler. Aksine O, aleyhlerine olmak üzere amellerini tespit etmektedir ve eksiksiz bir şekilde amellerinin karşılığını verecektir. Münafıklar manen sağır, kör ve dilsiz olduklarından ve imana götüren yollar kendilerine kapalı olduğundan ötürüdür ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Eğer Allah dileseydi” maddi olarak “işitmelerini de görmelerini de alıverirdi”. Bu buyrukta yaptıklarından sakınmaları ve birtakım kötülüklerden ve münafıklıklarından vazgeçmeleri için dünyada karşı karşıya kalabilecekleri ceza ile tehdit edilmektedirler. “Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” O nedenle hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O’nun kudretindendir ki bir şeyi diledi mi, herhangi bir engel ve karşı çıkma söz konusu olmaksızın onu yapar. Bu ve benzeri âyet-i kerimelerde yaptıkları fiillerin Yüce Allah’ın kudretine dâhil olmadığını söyleyen Kaderiyenin görüşleri reddedilmektedir. Çünkü onların yaptıkları fiiller de Yüce Allah’ın:“Şüphesiz ki Allah her şeye güç yetirendir.” buyruğu kapsamındaki “her şeye” arasındadır.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Benzetmeler yaparak, misaller vererek, ilgili hikâyeler ve geçmiş vakalardan istifade ederek anlatma usulü çok eski zamanlardan beri bütün milletlerde olduğu gibi İslâm’ın ilk muhatabı olan Araplar’da da kullanılmıştır. Kur’an-ı Kerîm de bu usul ve üslûba sık sık başvurmuş, eğitim öğretimde sesli ve görüntülü yayınlardan istifade edercesine bunlardan yararlanmıştır. Münafıkların durumunu misallerle tasvir eden bu âyetleri tefsir edenler çeşitli yorumlar yapmışlar; ışığı İslâm’ın nuru, karanlığı imansızlık, yağmuru rahmet, ganimet vb., gök gürültüsünü ve şimşeği inkârcıları tehdit eden âyetler olarak açıklamışlardır. Biz bu iki âyetteki ışığı ve aydınlığı “güdüler, duyu organları, akıl” gibi beşerî bilgi kaynakları ve araçları; karanlık, yağmur, gök gürültüsü, yıldırım, şimşek ve bunlar arasında ilerlemeye, yol almaya çalışan insanı da “bütün iniş ve çıkışlarıyla, maddî ve mânevî meseleleriyle insanın dünya hayatı” olarak anlıyoruz. İnsanoğlu dünyada problemleriyle başa çıkmaya çalışırken ya sadece beşerî güç ve imkânlarıyla yetinir veya bunlara ilâhî yardım ve irşadı da ekler, Kur’an’ın ve Sünnet’in rehberliğinden faydalanır. İnkârcılar dini hayatlarının dışına attıkları için akıl, duyular ve tecrübelerle –daha çok ve kısmen– maddî problemlerini çözüyorlar, bu alanda hayatlarını düzene koyabiliyorlar. Beşerî bilgilerin yeterli olmadığı ilişkiler, varlıklar, olaylar ve oluşlar alanına gelince karanlıklar içinde kalıyor, meçhuller arasında bocalıyorlar. Bu alana karşı idrak kanallarını kapatmak, görmezlikten gelmek, düşünmemeye çalışmak, yok saymak fayda vermiyor. Şuur altının derinliklerinde fırtınalar kopuyor, şuurda huzursuzluklar su yüzüne çıkar gibi oluyor, bunları bastırmak, madde ötesini ve beşerî gücün çözümden âciz kaldığı problemleri unutmak için başvurulan tedbirler (zevku safa âlemleri, iş, sanat, spor vb. alanlardaki faaliyetler, içki, uyuşturucu...) fayda vermiyor, faydası şimşek hızıyla gelip geçiyor. Bunlar insanı bir müddet oyalasa bile kaçınılmaz sonla karşı karşıya gelindiğinde gerçek anlaşılıyor, fakat artık çok geç oluyor, iş işten geçmiş bulunuyor. Allah Teâlâ’nın kullarına verdiği beşerî bilgi araçları, hem geçerli ve yeterli oldukları alanlarda kullanılmaları hem de insanın içindeki ve dışındaki işaretleri (âyetler) okuyarak rabbini bulması, O’nun irşadına kulak vermesi içindir. Bunları yerli yerinde ve amacına uygun olarak kullanmayan insan, bunlardan mahrum bulunan yaratıkların seviyesine inmiş olur. Ancak her nimetin bir hesabı olacağı için, o yaratıklardan farklı olarak insan sorumlu bulunuyor, emanetten hesaba çekiliyor. Münafıklar da bir yandan akılları, diğer yandan zâhiren uyum gösterdikleri müslümanların dinden gelen bilgileri sayesinde dünya hayatlarını kısmen düzgün götürebiliyorlar. Fakat sıra iç dünyalarına, madde ve ölüm ötesi âleme ve ilişkilere gelince karanlıklar ve ıstıraplar içinde kalıyor, bocalıyor ve çıkmaza saplanıyorlar. Kesintisiz ilâhî irşad ve ışıkla desteklenmediğinde bir yakımlık ateşin, bir kibritin, bir şimşeğin ışığı kadar kısa ve yetersiz olan akıl ve beşerî bilgiler onları bu çıkmazdan kurtaramıyor.
Bakara Suresi 17. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah bu münafıklara iki misali örnek getirmiştir: Ateş misali ve su misali. Onlar hakkında verilen ateş misali şöyledir; Onlar, aydınlanmak için ateş yakan kimseye benzerler. Ateşin ışığı etrafı aydınlattığında o kimse ışından faydalanacağını zanneder, ateş söner ve parıltısı gider. Ancak yanması devam eder. Onun etrafında bulunanlar hiçbir şey göremez ve doğru yolu bulamazlar.