TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Andolsun incire ve zeytine, 2- Tûr-u Sîna dağına, 3- Ve şu güvenli beldeye ki; 4- Biz insanı gerçekten en güzel surette yarattık, 5- Sonra onu aşağıların en aşağısına döndürdük. 6- Ancak iman edip salih ameller işleyenler müstesnâ. Çünkü onlar için kesintisiz bir mükâfat vardır. 7- O halde bütün bunlardan sonra sana hesabı yalanlatan şey nedir (ey insan)? 8- Allah hükmedenlerin en üstünü değil mi?
(Mekke’de inmiştir. 8 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah adı ile.
1. “Andolsun incire ve zeytine” bu bildiğimiz incir ve zeytindir. Bu iki ağaca yemin edilmesi, her ikisinin de ağaçlarında ve meyvelerinde birçok faydalar bulunması ve bunların özellikle Meryem oğlu İsa aleyhisselam’ın nübüvvet mahalli olan Şam diyarında yaygın olarak yetişmeleri dolayısıyladır. 2. “Tûr-u Sîna dağına” bu da Mûsâ aleyhisselam’a nübüvvetin verildiği Tur dağıdır. 3. “Ve şu güvenli beldeye ki...” Bu da Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e nübüvvetin verildiği yer olan Mekke-i Mükerremedir. Yüce Allah, seçtiği ve oralarda peygamberlerin en faziletlilerini ve en şereflilerini gönderdiği bu mukaddes yerlere yemin etmektedir.
4. Hakkında yemin edilen hususa gelince o da:“Biz insanı gerçekten en güzel surette yarattık” buyruğunda ifade edilmektedir. Yani Biz, insanı azaları birbirleri ile uyumlu, boyu dimdik, zahiren ve batınen gerek duyduğu her bir şeyle onu donatılmış, tam ve eksiksiz olarak yarattık.
5. İnsanın şükürle karşılaması gereken bunca büyük nimetlere rağmen, insanların pek çoğu bu nimetleri ihsan edenin şükründen uzaklaşmakta, oyun ve eğlence ile meşgul olmaktadır. Kendileri için en aşağılık ve en düşük işlere razı olmaktadırlar. Yüce Allah da onları “aşağıların en aşağısına”(esfel-i sâfilîn’e) yani ateşin/cehennemin en aşağısına göndermiştir. Burası, Rablerine karşı baş kaldıran isyankârların mahallidir. 6. Bunlardan Allah’ın kendilerine iman, salih amel, yüce ve üstün ahlâk lütfettiği kimseler müstesnâdır. İşte bu üstün mertebelerden dolayı “onlar için kesintisiz” yani ardı arkası kesilmez “bir mükâfat vardır.” Aksine bunlar için mükemmel lezzetler, kesintisiz sevinçler ve ebediyyen artıp duran nimetler vardır. Bu nimetler asla sona ermez, bitip tükenmez. Oranın yiyecekleri de gölgesi de ebedidir.
7. O halde sana hesabı yalanlatan şey nedir (ey insan)? Yani ey insan! Seni amellerin karşılığının verileceğini yalanlamaya iten nedir? Halbuki sen Yüce Allah’ın, kesin olarak bunu kabul etmeyi gerektiren pek çok âyetini ve delilini, bu konuda sana verilen haberlerden hiçbir şeyi inkar etmemeni gerektiren nimetlerini görmüş bulunuyorsun. 8. “Allah hükmedenlerin en üstünü değil mi?” İnsanların başıboş bırakılmaları, onlara emir verilmemesi, yasaklar konulmaması, iyiliklerinin mükâfatlandırılmaması, kötülüklerinin cezalandırılmaması hiç O’nun hikmetine yakışır mı!? Yoksa insanoğlunu ard arda gelen aşamalar halinde yaratan, onlara sayamayacakları kadar çok nimetler, hayır ve iyilikler ulaştıran, en güzel şekilde onları besleyip gözeten zatın, onları ebediyen kalacakları ve nihai olarak varacakları hedefleri olan bir yurda döndürmesi mi O’na yakışır?
Tîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.
***
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yüce Allah kendisinin ilim, sanat ve kudret sıfatlarını gösteren dört önemli varlığa yani insanın maddî gıdalarından olan incire, zeytine, mânevî gıdası olan vahyin indiği Sînâ dağına ve “emin belde”ye (Mekke), insanların muhtaç oldukları maddî ve mânevî ikramların mükemmel örneklerine yemin ederek insanı en güzel biçimde yarattığını, hem bedenen hem de ruhen yükümlülük alabilecek yeteneklerle donattığını ifade buyurmuştur (insanın seçkin yaratılışı ve üstünlüğü hakkında ayrıca bk. İsrâ 17/70).
Bir görüşe göre incir ve zeytin, mecaz olarak bu ağaçların çokça bulunduğu toprakları, yani Akdeniz’in doğusunda bulunan Filistin ve Suriye’yi simgelemektedir. Kur’an’da adı geçen peygamberlerin çoğu bu topraklarda yaşadıkları ve tebliğde bulundukları için bu iki ağaç cinsi bu peygamberlerin dile getirdiği dinî öğretilerin hayır ve bereketlerinin sembolü olarak kabul edilmektedir. Kezâ “tîn” ve “zeytûn” kelimeleri hakkında, ilkiyle Mekke’deki Mescid-i Haram’ın, ikincisiyle Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’nın kastedildiği gibi daha başka sembolik izahlar yapılmıştır. Ancak Şevkânî’nin de haklı olarak belirttiği gibi bu tür yorumların aklî ve naklî dayanağı yoktur (V, 545-546).
Âyette Sînâ dağı için kullanılan sînîn kelimesinin Habeşçe veya Nabatça olduğu ve “verimli, bereketli, bol ağaçlı” veya “mübarek” anlamına geldiği belirtilir (Râzî, XXXII, 10; İbn Âşûr, XXX, 421). Mekke’nin “güvenli belde” olarak anılmasının sebebi ise gerek İslâm’dan önce gerekse İslâmî dönemde buranın bir barış kenti olarak tanınması ve orada her türlü kan dökmenin yasaklanması , hatta şehre ticaret amacıyla gelen yabancıların mal veya can güvenliğini sağlamak üzere kabileler arasında anlaşmalar yapılıp uygulanmasıdır.
“En güzel biçim” diye çevirdiğimiz ahsen-i takvîm tamlaması bu bağlamda insana Allah tarafından verilen en güzel ve en mükemmel biçim ve yapıyı, bu sayede insanın, yeryüzü varlıkları içinde gerek fizyolojik gerekse ruhsal ve zihinsel yetenekler bakımdan en mükemmel ve en seçkin canlı olarak yaratılmış olmasını ifade eder. Yaratılmışların en mükemmeli olan insanda bulunan –âyetteki deyimiyle– bu güzelliğin kaynağı, Allah’ın onu kendi eliyle yaratıp ruhundan üflemesi (bk. Sâd 38/72, 75), “kendi sûreti üzere” (kendi sıfatlarından ona –insanlık düzeyinde olmak üzere– lütufta bulunarak) yaratması (bk. Buhârî, “İsti’zân”, 1; Müslim, “Birr”, 115), onu yeryüzünde halife kılması (bk. Bakara 2/30; bilgi için bk. Süleyman Uludağ, “Ahsen-i Takvîm”, DİA, II, 178) vb. lütuf ve inayetleridir. Müfessirler Allah’ın insandan daha güzel mahlûku olmadığı kanaatindedirler. Zira Allah insanı canlı, bilen, irade sahibi, konuşan, işiten, dinleyen, gören, düşünüp tedbir alan, hikmetle hareket eden ve bütün bu özellikleri sayesinde fizik bakımdan kendisinden daha güçlü varlıklar üzerinde bile hâkimiyet kurabilen , kültürler ve medeniyetler geliştirebilen bir varlık olarak yaratmıştır ki bütün bu vb. sıfatlar aynı zamanda ilâhî sıfatların bir kısmının ondaki yansımaları, tecellileridir (krş. Şevkânî, V, 546).