Önceki ayet· 85:2Sonraki ayet· 85:4

Bürûc Suresi 3. Ayet· 85:3

↗ Bürûc suresi
Mekki
وَشَاهِدٖ وَمَشۡهُودٖ
Şahitlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltileceklerdir
Meal ihtilafı: 8% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşlerien ayrışan
Şahitlik edene ve edilene and olsun ki, insanlar öldükten sonra diriltileceklerdir
Elmalılı Hamdi Yazır
Şahitlik edene ve edilene andolsun ki,
Yaşar Nuri Öztürk
Tanıklık edene, tanıklık edilene/seyredene, seyredilene,
Süleyman Ateş
(O gün) Şahide ve şahidlik edilene andolsun,
Diller arası (7 dil)ıraksama 13.2%
İngilizce
And [by] the witness and what is witnessed
Fransızca
et par le témoin et ce dont on témoigne
İspanyolca
y por el testigo y lo atestiguado
Rusça
Клянусь свидетельствующим и засвидетельствованным
Endonezce
Demi yang menyaksikan dan yang disaksikan
Bengalce
এবং সেই দিবসের, যে উপস্থিত হয় ও যাতে উপস্থিত হয়
Çince
以及能证的和所证的日子,
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ümmeti hakkında şahitlik eden peygamber gibi bütün şahitlere ve haklarında peygamberinin şahitlik ettiği ümmetler gibi bütün şahitlik edilenlere yemin etmiştir.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Andolsun burçlara sahip göğe, 2- Vaat edilen güne, 3- Şahitlik edene ve edilene, 4, 5- Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri! 6- Hani onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar; 7- Ve mü’minlere yaptıklarını seyrediyorlardı. 8- Onlara bu işkenceyi yapmalarının tek sebebi, onların Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmiş olmaları idi. 9- O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur. Allah, her şeye şahittir. 10- Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır. 11- İman edip salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş da budur. 12- Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir. 13- (Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur. 14- O, çok bağışlayıcıdır, pek sevendir/sevilendir. 15- Arş’ın sahibidir, Mecîddir. 16- Dilediği her şeyi yapandır. 17- Orduların haberi sana geldi mi? 18- Firavun’un ve Semûd’un. 19- Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar. 20- Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır. 21- Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır. 22- Levh-i Mahfûzdadır. (Mekke’de inmiştir. 22 âyettir) Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. 1. “Andolsun burçlara” konak yerlerine yani güneşin, ayın ve yıldızların konaklarını içinde bulunduran “göğe;” ki bunlar, en mükemmel düzen içerisinde ve Yüce Allah’ın kudretine, rahmetine, ilim ve hikmetinin genişliğine delil olacak şekilde var edilmiştir, varlıkları bu şekilde sürüp gitmektedir. 2. “Vaat edilen güne;” bu gün Kıyamet günüdür. Allah, mahlukata bu günde onları bir araya getireceğini, ilklerini ve sonlarını, uzaklarını ve yakınlarını toplayıp birbirine katacağını vaat etmiştir ki Allah, vaadinden caymaz. Bu günün gelişinde bir değişmesinin olması da imkânsızdır. 3. “Şahitlik edene ve edilene.” Bu buyruk, bu niteliği taşıyan herkesi kapsar. Yani basireti ile görene ve görülene, hazır olana ve huzurunda bulunulana, görene ve görülene yemin edilmektedir. Hakkında yemin edilen şeye gelince bu yeminin ihtiva ettiği üzere o, Allah’ın göz kamaştırıcı âyetleri, belgeleri, apaçık hikmetleri ve geniş rahmetidir. Hakkında yemin edilen hususun Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirildiği de söylenmiştir: 4-5. Bu, helâk olmaları için onlara yapılmış bir bedduadır. Hendek, yerde kazılarak açılan çukurlar demektir. Bu hendek sahipleri kâfir bir kavim idiler. Yanlarında da iman eden bir toplum vardı. Dinlerine girmeleri için bu mü’minlere çeşitli baskılar uyguladılar. Mü’minler ise bunu kabul etmedi. Bunun üzerine kâfirler yerde hendekler kazdılar, içinde ateş yaktılar ve etrafında oturdular. Mü’minleri dinlerini değiştirmeye zorlayıp ateşe atmakla tehdit ettiler. İsteklerini kabul edenleri serbest bıraktılar, imanı üzere sabredenleri ise ateşe attılar. Bu ise Allah’a ve O’nun taraftarları olan mü’minlere karşı yapılan savaşın ve düşmanlığın en ileri derecesidir. Bundan dolayı Yüce Allah, kendisine ve mü’minlere karşı savaş açanları lanetlemiş, onları helâk ve tehdit etmiş ve haklarında şöyle buyurmuştur:“Kahrolsun içi yakacak dolu ateş hendeklerinin sahipleri!” 6-7. Bu, zorbalığın ve katı kalpliliğin en ileri derecesidir. Çünkü onlar, hem Allah’ın âyetlerini inkâr etmiş, onlara karşı inatla direnmiş, hem bu âyetlere bağlı olanlara karşı savaşmış, hem de kalpleri perişan edip parçalayan bu işkencelere uğratmışlardı. Üstelik onları ateşe atarken bir de yanı başlarında durmuşlardı. 8. Bu zorba kâfirlerin mü’minlere bunu yapmalarının tek bir sebebi vardı ki bu sebep de mü’minlerin övülmesini gerektiren ve onun sayesinde mutlu ve bahtiyar oldukları bir sebepti. Bu da Azîz ve Hamîd olan Allah’a iman etmeleriydi. Yani her bir şeye boyun eğdiren, izzet sahibi (Aziz) ve sözlerinde de fiillerinde de vasıflarında de övülmeye layık olan (Hamîd) Allah’a iman etmeleriydi. 9. “O Allah ki göklerin ve yerin hükümranlığı” yaratılma ve kulluk itibari ile “yalnız O’nundur.” Bunlarda dilediği gibi tasarruf eder. “Allah her şeye şahittir.” Her şeyi bilir, işitir ve görür. Allah’a karşı karşı koyan bu kimseler, pek güçlü ve kudret sahibi olanın kendilerini azap ile ansızın yakalamasından korkmadılar mı? Yahut onlar, herkesin Allah’ın mülkü olduğunu ve mutlak egemenin izni olmaksızın hiçbir kimsenin bir başkası üzerinde en ufak bir otoriteye sahip olmadığını bilmiyorlar mıydı? Yoksa bunlar Allah’ın, bilgisiyle amellerini çepeçevre kuşatmış olduğunu ve amelleri dolayısı ile kendilerini cezalandıracağını bilmiyorlar mıydı? Hayır, gerçek şu ki kâfirler, aldanış içerisindedirler. Cahil kimseler ise doğru yolu bilmeyen, şaşkın ve kör kimselerdir. 10. Daha sonra Yüce Allah, böylelerini tehdit etmekte ve tevbe etmelerini teklif ederek şöyle buyurmaktadır:“Mü’min erkeklerle mü’min kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenler var ya; onlar için cehennem azabı vardır ve yine onlar için yakıcı bir azap vardır.” Yani oldukça çetin ve yakıcı bir azap onları beklemektedir. Hasan-ı Basrî -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöyle der:“Şu kereme ve cömertliğe bakın: Onlar, O’nun gerçek dostlarını ve kendisine itaat edenleri öldürdükleri halde O, onları tevbe etmeye çağırmaktadır.” 11. Yüce Allah, zalimlerin cezasını söz konusu ettikten sonra mü’minlerin mükâfatını da söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: Kalpleri ile “iman edip” azaları ile “salih ameller işleyenlere gelince onlar için de altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte” Allah’ın rızasını, lütuf ve ihsan yurdunu elde etmek sureti ile ulaşılan “büyük kurtuluş da budur.” 12. “Şüphesiz Rabbinin (azabıyla) yakalayışı pek çetindir.” Büyük suçlar ve günahlar işleyen kimselere yönelik cezası, çok güçlü ve pek çetindir. O, zalimleri gözetlemektedir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Rabbin, zulüm yapan ülkeleri yakaladığında işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı çok can yakıcı, pek şiddetlidir.”(Hûd, 11/102) 13. “(Varlıkları) ilkin var eden de diriltecek olan da yalnız O’dur.” Yaratmayı ilkin başlatan ve yine tekrarlayacak olan yalnız O’dur. Bu hususta O’na ortak hiçbir kimse yoktur. 14. “O, çok bağışlayıcıdır.” Tevbe edenlerin bütün günahlarını bağışlar, istiğfar edip kendisine yönelen kimselerin hatalarını affeder. “Pek sevendir/sevilendir (el-Vedûd).” Onu sevenler hiçbir şekilde benzeri görülmedik bir sevgi ile O’nu severler. Celal ve cemal sıfatlarında, fiillerinde hiçbir şey O’na benzemediği gibi buna bağlı olarak has kullarının kalbinde yer etmiş bulunan sevgisi de hiçbir sevgiye benzemez. Bundan dolayı O’nu sevmek, kulluğun temelidir. Bu muhabbet, bütün sevgilerin önüne geçen ve hepsini geride bırakan bir muhabbettir. Eğer bu sevginin dışındaki sevgiler, ona tabi olmaz ise o sevgi, onu yüreklerinde taşıyanlar için azap olur. Diğer taraftan Yüce Allah da kendisini sevenleri pek sevendir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:“O, onları sever, onlar da O’nu severler...”(el-Mâide, 5/54) Bu sevgi (meveddet), saf ve katıksız sevgi demektir. Yüce Allah’ın “pek seven/sevilen (el-Vedûd)” ismini, çok bağışlayan demek olan “el-Ğafûr” ismi ile birlikte zikretmesinde çok ince bir mana vardır. Zira bu, günah işleyen kimselerin tevbe edip Allah’a dönmeleri halinde O’nun, onların günahlarını bağışlayacağını ve onları seveceğini göstermektedir. Dolayısı ile -bazı yanlış görüş sahiplerinin dediği gibi- günahkarların günahları bağışlansa bile Allah tarafından sevilmeyeceklerini söylemek mümkün değildir. Aksine üzerinde yiyeceği, içeceği ve işine yarayan eşyası bulunan devesini helâk olunacak bir çölde kaybedip de ondan ümit kesen ve bir ağacın gölgesine çekilerek ölümü bekleyen kimsenin; bu halde iken devesini başının ucunda bulup da onu yularından tutması bu kimseyi ne kadar sevindirir ise Yüce Allah’ın, kulunun tevbe etmesinden dolayı sevinmesi, işte bu kişinin devesini bulması dolayısı ile duyduğu sevinçten çok daha büyüktür. Bu ise düşünülebilecek en büyük sevinçtir. Hamd, sena ve saf sevgi, yalnız Allah’adır. O’nun iyilikleri ne kadar büyük, hayırları ne kadar çok, ihsanı ne kadar bol, lütufları ne kadar geniştir! 15. “Arş’ın sahibidir, Meciddir.” O, pek büyük ve yüce Arş’ın sahibidir. Bu Arş, öyle büyüktür ki gökleri ve Kürsî’yi içine alacak kadar geniştir. Bütün bunların Arş’a nispetle genişlikleri, geniş bir çöle atılmış bir halkanın, çölün geri kalanına olan nispeti gibidir. Yüce Allah’ın özellikle Arş’ı söz konusu etmesi, azametinden dolayıdır. Ayrıca yaratılmışlar içinde O’na en özel şekilde yakın olanlarından biri olduğundan ötürüdür. Bu açıklama “Mecîd” kelimesinin son harfinin esreli olarak okunup da Arş’a sıfat olması şeklindeki kıraate göredir. (O takdirde bu âyetin meali şöyle olur: “Mecid olan Arş’ın sahibidir.”) “Mecîd” kelimesinin son harfinin ötreli okunması halinde o, Allah’ın sıfatı olur. Buna göre Mecîd, sıfatları pek geniş, kapsamlı ve azametli olan demektir. 16. “Dilediği her şeyi yapandır.” Yani O, ne dilerse onu yapar. Bir şeyi murat etti mi ona “Ol” der, o da derhal oluverir. Allah’tan başka dilediğini yapan hiç kimse yoktur. Çünkü bütün mahlukat bir işi diledi mi o isteğini gerçekleştirmek için ona yardımcı olacak hususlar gerektiği gibi ona engel olacak şeyler de mutlaka bulunur. Yüce Allah’ın ise ne iradesini gerçekleştirmek için yardımcıya ihtiyacı vardır, ne de dilediğini yerine getirmesine engel olacak bir şey! 17-18. Daha sonra Yüce Allah, peygamberlerinin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden birtakım fiillerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Orduların haberi sana geldi mi? Firavun’un ve Semûd’un.” Bunlar peygamberleri nasıl yalanladışar ve Allah da onları nasıl helâk etti? 19. “Doğrusu kâfirler, yalanlamaktadırlar.” Yalanlamayı ve inadı sürdürüp durmaktadırlar. Âyetlerin ve belgelerin onlara bir faydası olmuyor. Öğütler de onlara hiçbir fayda sağlamıyor. 20. “Ama Allah, onları arkalarından çepeçevre kuşatmıştır.” İlmi ile kudreti ile onları çepeçevre kuşatmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Rabbin gözetlemektedir.”(el-Fecr, 89/14) Bu buyruklar kâfirlere, avucunda ve idaresi altında bulundukları Allah’tan yana karşı karşıya kalabilecekleri cezaya dair ağır bir dehdittir. 21. “Doğrusu o, çok şerefli bir Kur’ân’dır.” Manaları geniş kapsamlı, pek yüce, hayırları ve ihtiva ettiği ilmi pek çoktur. 22. “Levh-i Mahfûzdadır.” Değişikliğe uğratılmaktan, bir şey katılmaktan, bir şeyi eksiltilmekten yana korunmuştur. Şeytanlara karşı da muhafaza altındadır. Bu, Yüce Allah’ın içinde her şeyi kaydetmiş olduğu Levh-i Mahfûzdur. İşte bu da Kur’ân-ı Kerîm’in azametine, onun pek geniş manalarına ve Allah nezdindeki değerinin yüksekliğine delildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. Burûc Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, yalnız Allah’adır. ***
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bir önceki sûrede olduğu gibi burada da yeminle söze başlanarak müminleri inançlarından dolayı ateş dolu çukurlara atıp yanmalarını seyreden zalimler kınanmakta ve âhirette hak ettikleri cezaya çarptırılacakları haber verilmektedir. Burûc kelimesi “açığa çıkmak, görünmek, saray ve köşk” anlamlarına gelen burcun çoğuludur. Astronomi terimi olarak burç, güneşin bir yılda takip ettiği düşünülen yörüngenin içlerinden geçtiği, belli sembollerle gösterilen on iki takım yıldızından her birini ifade eder. Modern astronominin ışığında “burûc”u “yıldız kümeleri” veya “galaksiler” olarak anlamak mümkündür (ayrıca bk. Hicr 15/16; Furkan 25/61). 2. âyetteki “vaad edilen gün”den maksat, kıyamet günüdür (Taberî, XXX, 82; Kurtubî, XIX, 283). “Tanıklık eden ve edilen” diye çevirdiğimiz 3. âyetteki şâhid ve meşhûd kelimelerini müfessirler farklı anlamlarda yorumlamışlardır. Bunları kısaca şöyle sıralamak mümkündür: a) Şahit Allah, meşhûd yaratıklardır; b) Şahit Hz. Muhammed, meşhûd onun ümmetidir; c) Şahit Hz. Muhammed’in ümmeti, meşhûd diğer ümmetlerdir; d) Şahit peygamberler, meşhûd ümmetleridir; e) Şahit koruyucu melekler, meşhûd insanlardır; f) Şahit bütün insanlar, meşhûd kıyamet günüdür; g) Şahit Allah ve melekler, meşhûd da Allah’ın birliği ilkesidir. Bunlardan başka yıldızların, Hacerülesved’in, arefe, cuma ve pazartesi günlerinin şahit ve meşhûd olduğu yolunda görüş ileri sürenler de vardır (bk. Kurtubî, XIX, 283-285; Ateş, X, 392-394). Bir önceki âyette kıyamet gününün geçtiği dikkate alındığında “şahit” ile insanların amellerini görüp bilen ve sonunda karşılığını verecek olan Allah Teâlâ’nın, meşhûd ile Allah’ın durumlarını görüp bildiği ve buna bağlı olarak âhirette sorgu ve yargıdan geçireceği insanlar ile onların işlerinin kastedildiği düşünülebilir. Sûrede sözü edilen “ashâbü’l-uhdûd”, İslâmiyet’ten önceki bir devirde inançlı insanları dinlerinden döndürmek için ateş dolu hendeklere atarak işkence eden kimseleri ifade eder. Âyetlerde semaya, kıyamet gününe, tanıklık edene ve edilene yeminle bu işkencecilerin lânetlendiği bildirilmektedir. Uhdûd “uzun ve derin hendek” demektir. Kendilerinden ashâbü’l-uhdûd diye söz edilen kimselerle onların işkence ettiği müminler ve bu olayın geçtiği zaman ve bölge hakkında Kur’an-ı Kerîm bilgi vermemiştir. Tefsirlerde bunların kimlikleri hakkında çok değişik ve bazen birbiriyle çelişen açıklamalar bulunmaktadır. Bu açıklamalar arasında Necran hıristiyanlarının Yemen Kralı Zûnüvâs tarafından idam edilmeleri yahut bir Zerdüşt kralının, erkek kardeş ile kız kardeşin evlenmelerine Allah’ın müsaade ettiği şeklindeki hükmünü kabul etmeyen tebaasını ateşe atarak cezalandırması gibi güvenilir olmayan menkıbeler de vardır (bk. Taberî, XXX, 85-87; Kurtubî, XIX, 287-294). Bu ifadeyi belli bir olaya bağlamak yerine, tarihte çokça kullanılan ateşle işkence yöntemine atıfla genel mânada işkence ve işkenceciler şeklinde yorumlayanlar da olmuştur (Esed, III, 1253). 10. âyet de bu anlamı desteklemektedir. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi Burûc sûresinin indiği dönemde de Mekkeli müşrikler müminlere, özellikle fakirlere ve kimsesizlere acımasızca işkence ediyorlardı. Nitekim “...işkence edip de sonra tövbe etmeyenler var ya, işte onları cehennem azabı, yakıcı azap beklemektedir” meâlindeki 10. âyette Kur’an’ın geldiği toplumda da işkence uygulamasının bulunduğuna, böyle zulümleri Mekke müşriklerinin de yaptıklarına işaret edilmiştir (bk. Muhammed Eroğlu, “Ashâbü’l-uhdûd”, DİA, III, 471).
Bürûc Suresi 3. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ümmeti hakkında şahitlik eden peygamber gibi bütün şahitlere ve haklarında peygamberinin şahitlik ettiği ümmetler gibi bütün şahitlik edilenlere yemin etmiştir.