Diyanet İşleri
Sen af yolunu tut, bağışla, uygun olanı emret, bilgisizlere aldırış etme
Elmalılı Hamdi Yazır
Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Affetmeyi esas al! İyiyi ve güzeli emret, cahillerden yüz çevir!
Süleyman Ateşen ayrışan
Affı al, iyiliği emret, cahillere aldırış etme.
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Ey Resul! İnsanların gönül rızası ile kolaylarına gelerek verdikleri mal ve sundukları güzel ahlakı onlardan kabul et. Mizaçlarının katlanamayacağı şeylerle onları sorumlu tutma. Çünkü bu onların hoşuna gitmez. Onlara hep güzel söz ve güzel fiili emret ve cahil olanlardan yüz çevir. Cahillikleri sebebiyle onlara karşılık verme. Onlardan kim sana eziyet ederse, sen ona eziyet etme. Onlardan kim seni mahrum bırakırsa, sen onu mahrum bırakma.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
199- Sen af yolunu tut, marufu emret ve cahillerden yüz çevir.
199. Bu âyet-i kerime, insanlara karşı gösterilecek güzel ahlakî davranışları, onlarla ilişkilerde takınılması gereken tutumları kapsamlı bir şekilde açıklamaktadır. İnsanlara davranırken “af yolunu” tutulması, yani insanların müsamaha ile karşılayacakları ve onlara uygun düşecek davranışlarda bulunmak ve güzel ahlakı elden bırakmamak gerekir. Onları tabiat itibariyle kaldıramayacakları birtakım şeylerle mükellef tutmamalıdır. Diğer taraftan herkese yaptığı güzel davranış, söylediği güzel söz hatta bundan da daha aşağı güzellikleri dolayısı ile teşekkür etmeli, kusurlarını affedip eksikliklerini görmezlikten gelmelidir. Küçüğe karşı küçüklüğü dolayısı ile kıt akıllıya aklının eksikliği, fakire de fakirliği dolayısı ile büyüklenmemelidir. Aksine herkese nazikçe davranmalı ve duruma uygun olarak gönüllerini hoş tutacak şekilde karşılık vermelidir. “Marufu emret.” Uzağa da yakına da her güzel sözü, her güzel davranışı ve mükemmel ahlakı emret. Senin insanlara ulaştıracağın şeyler ya bir bilgiyi öğretmek, ya akrabalık bağını gözetmek, ya anne-babaya iyilikte bulunmak gibi bir hayra teşvik etmek olmalıdır yahut insanların arasını düzeltmek, faydalı bir öğüt vermek, isabetli bir görüş belirtmek, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak, çirkin bir şeyden alıkoymak yahut da dinî ya da dünyevî bir maslahatın elde edilmesinin yolunu göstermek olmalıdır. Cahilin eziyet vermesi kaçınılmaz olduğundan dolayı Yüce Allah, cahile de ondan yüz çevirmek şeklinde mukabele edilmesini, cahilliğine cahillikle karşılık verilmemesini emretmektedir:“cahillerden yüz çevir.” Söz yahut davranışı ile seni rahatsız eden bir kimseye rahatsızlık verme, seni mahrum edeni mahrum bırakma, seninle bağlarını koparanla bağlarını koparma, sana zalimlik edene de adaletle davran.
Kulun, cin şeytanlarına karşı nasıl davranması gerektiğine gelince Yüce Allah bu konuda bize şöyle yol göstermektedir:
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Yukarıdaki âyetlerde (özellikle 189. âyetten itibaren) tevhid inancı üzerinde durularak –başta Mekke müşrikleri olmak üzere– Allah’ın yarattığı varlık veya nesnelere tanrısal nitelikler yüklemek suretiyle bu yaratıkları Allah’a ortak koşanlar eleştirilip uyarıldıktan sonra bu âyette de ahlâk konusuna geçilmiş ve bütün ilâhî dinlerin üç temel ahlâk kuralına yer verilmiştir:
1. Kolaylık. Sözlükte “bir şeyin en yenisi, en saf olanı, fazlası; kolaylıkla verilebilen, bağışlanabilen” gibi anlamlara gelen âyet metnindeki af kelimesi ahlâk terimi olarak “kötülük ve haksızlık eden, suç veya günah işleyen birini bağışlamak, cezalandırmaktan vazgeçmek” demektir (ayrıca bk. Bakara 2/109). Konumuz olan âyetteki af kelimesine ise tefsirlerde başlıca şu mânalar verilmektedir:
a) İnsan ilişkilerinde kolaylık yolunu seçmek, başkalarını külfet ve meşakkate sokacak tutum ve davranışlardan, beklentilerden uzak kalmak (Zemahşerî, II, 110). Ahlâk terimi olarak az önce zikredilen anlamdan da esasen insanları suç ve hataları sebebiyle cezalandırarak sıkıntıya sokmak yerine onları bağışlayarak rahatlatmak demek olduğuna göre bu anlamdaki af da sonuçta kolaylık mânası taşımaktadır.
b) Malın ihtiyaçtan fazlasını muhtaçlara vermek. Bu anlamı tercih edenler âyetin, daha sonra gelen ve zekâtın farz olduğunu bildiren başka âyetlerle neshedildiğini ileri sürmüşlerdir. Ancak, diğer birçok müfessir gibi âyeti birinci mânada yorumlayan Fahreddin er-Râzî’ye göre ikinci anlamı tercih etsek bile bundan nesih sonucuna varmak gerekmez; çünkü zekât hakkındaki âyetler malî fedakârlığın asgari miktarıyla alâkalıdır; bu âyette ise zekâtın da üzerinde mal bağışında bulunmak öğütlenmektedir (XV, 95-96; her iki yorumla ilgili rivayetler için bk. Taberî, IX, 153-155).
Başkaları karşısında kolaylaştırıcı olmak, suç ve kusurlarını bağışlayarak onları affedip ceza sıkıntısından kurtarmak gibi başkalarına mal yardımında bulunmak da bir fedâkarlıktır. Bu sebeple âyetteki af kelimesinin her iki anlamda da fedakârlığı içerdiğini ve dolayısıyla burada hem insanlara mal yardımında bulunmanın hem de sertlik yerine yumuşaklık ve kolaylaştırıcılığın, Türkçe’deki anlamıyla affın ve hoşgörünün öğütlendiğini düşünmek daha isabetli olacaktır. Râzî âyetin bu kısmını –ilgili âyetlere göndermeler de yaparak (bk. Âl-i İmrân 3/159; Nahl 16/125)– şöyle açıklar: “Kolaylığı seç buyruğu, malî haklarla ilgili her konuda cimrilikten sıyrılmak, insanlarla güzel ahlâka dayalı ilişkiler kurmak, katılık ve sertlikten uzak durmak, işleri kolaylaştırmak, insanları hak dine çağırırken de ince ve yumuşak bir uslûp kullanmak” (XV, 96).
2. İyiliği emretme. “İyi olan” diye çevirdiğimiz ve Türkçe’de “örf” şeklinde telaffuz edilen urf kelimesi, “bilme, tanıma” mânasındaki irfan kökünden bir terim olup, aynı kökten ma‘rûf kelimesi gibi “iyilik olarak bilinen ve benimsenen şey” anlamında kullanılır (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “arf” md.). Râzî de bu terimi, genel bir ifadeyle, “yapılması gerekli olan, yapılması yapılmamasından daha iyi olan her türlü iş” şeklinde açıklamıştır (XV, 96). Buna göre örf kelimesi, sadece yapılması farz olan tutum ve davranışları değil, aynı zamanda mendup olan, dinin özel hükümlerine ve genel amaçlarına ters düşmemek şartıyla aklıselimin ve kamu vicdanının hayırlı ve yararlı görüp âdet haline getirdiği her türlü dinî ve dünyevî konulardaki iyilik ve güzellikleri de içermektedir. Nitekim Taberî de “Allah’ın emrettiği veya mendup saydığı bütün işler örf kapsamına girer. Allah âyette özel bir anlamı tahsis etmemiştir. Doğrusu şudur ki Allah, elçisine –herhangi bir çeşidini ayırmaksızın– genel olarak iyiliği emretme görevini yüklemiştir” diyerek bu hususa işaret etmiştir (IX, 156).
3. Cahillere aldırmamak. Âyetteki cahil kelimesi, bilgisizlikten ziyade saldırganlık, barbarlık, zulüm, haksızlık, küstahlık, inatçılık gibi kötü huylardan oluşan ahlâk bozukluğunu ifade etmektedir (kelimenin bu anlamı için bk. Mâide 5/50; Feth 48/26). Cahillere aldırmamak, onların tuttukları yolun yanlışlığını göstermemek, bozuk inançlarını düzeltme yönünde çaba harcamamak anlamına gelmez; çünkü bu İslâm’ın varlık sebebine ve genel olarak peygamberlerin gönderiliş hikmetlerine aykırıdır. Şu halde cahillere aldırmamanın mânası, insanları hak ve hakikat çizgisine, iyilik ve doğruluk yoluna çağırırken kendini bilmezlerin edep ve ahlâkla bağdaşmayan kötü ve çirkin davranışlarına, küstahça hareketlerine, haksızlıklarına aynıyla karşılık vermemek, bu tür hareketler karşısında öfkeye kapılarak affedici olmaktan, iyiliği emretmekten vazgeçmemek; aksine ısrarla sabırlı, hoşgörülü, kolaylaştırıcı ve bağışlayıcı olmaktır.
Taberî’nin kaydettiği bir rivayete göre bu âyet geldiğinde Resûlullah’ın bir sorusu üzerine Cebrâil, “Rabbin sana kötülük edene senin iyilik etmeni, sana vermeyene senin vermeni ve senden uzak kalıp ilgileri koparanlarla senin dostluk ve akrabalık ilişkini sürdürmeni emrediyor” diyerek âyete örnekleme yoluyla açıklama getirmiştir. Aynı müfessirin de belirttiği gibi her ne kadar yüce Allah bu âyette peygamberine hitap etmişse de esasında bütün kullarını eğitmeyi amaçlamıştır (IX, 156).