Önceki ayet· 23:111Sonraki ayet· 23:113

Mü'minûn Suresi 112. Ayet· 23:112

↗ Mü'minûn suresi
Mekki
قَٰلَ كَمۡ لَبِثۡتُمۡ فِي ٱلۡأَرۡضِ عَدَدَ سِنِينَ
Allah onlara yine: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız" der
Meal ihtilafı: 5% — mealler ne kadar farklı okumuş. ihtilaf haritası
Diyanet İşleri
Allah onlara yine: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız" der
Elmalılı Hamdi Yazır
(Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?" diye sorar.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Buyurur: "Yeryüzünde yıllar sayısıyla ne kadar kaldınız?"
Süleyman Ateş
Ve buyurdu: "Yer yüzünde yıllar sayısınca ne kadar kaldınız?"
Diller arası (7 dil)ıraksama 11.4%
İngilizce
[Allah] will say, "How long did you remain on earth in number of years
Fransızca
Il dira: «Combien d'années êtes-vous restés sur terre?»
İspanyolca
Dios les preguntará: "¿Cuántos años han permanecido en la Tierra
Rusça
Аллах скажет: «Сколько лет вы пробыли на земле?»
Endonezce
Dia (Allah) berfirman, "Berapa tahunkah lamanya kamu tinggal di bumi
Bengalce
আল্লাহ বলবেনঃ তোমরা পৃথিবীতে কতদিন অবস্থান করলে বছরের গণনায়
Çince
主说:你们在大地上逗留了几年?
TEFSİR · El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah onlara şöyle diyecek: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız ve orada ne kadar vaktinizi zayi ettiniz?"
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
101- Sûr’a üfürüldüğü zaman artık aralarında ne akrabalık bağı kalır ne de birbirlerini sorup soruştururlar. 102- Kimlerin tartıları ağır basarsa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir. 103- Kimlerin tartıları hafif gelirse işte onlar da kendilerini hüsrana sürükleyenlerdir ve cehennemde ebediyen kalacaklardır. 104- Yüzlerini ateş bürüyecektir ve (dudakları yandığından) dişleri sırıtacaktır. 105- (Allah şöyle buyuracak:)“Âyetlerim size okunuyordu da siz de onları yalanlıyordunuz, öyle değil mi?” 106- Diyecekler ki:“Rabbimiz, bedbahtlığımız/arzularımız bize galip geldi. Biz sapmış bir topluluktuk.” 107- “Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (eski yaptıklarımıza) dönersek gerçekten biz (bu azabı hak etmiş) zalim kimseleriz, demektir.” 108- Buyuracak ki: Yıkılın içerisine! Bana da bir şey söylemeyin artık! 109- Gerçek şu ki kullarım içinde:“Rabbimiz! Biz, iman ettik. Öyleyse bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” diyen bir topluluk vardı. 110- Sizler ise onları alaya aldınız; öyle ki onlar(la meşguliyetiniz) size beni anmayı unutturdu. Siz, onlara gülüp durdunuz. 111- Ben de bugün onları sabretmelerine karşılık mükafatlandırdım: İşte kurtuluşa erenler onlardır. 112- (Onlara:)“Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” buyuracak. 113- Onlar da:“Bir gün yahut daha az kaldık. Sayanlara sor” diyecekler. 114- Buyuracak ki:“Siz, ancak pek az bir süre kaldınız. Bunu bir bilmiş olsaydınız…” 101. Allah, kıyamet gününün dehşetini ve o günde insanı tedirgin edici halleri haber vermektedir. Sûr’a öldükten sonra diriliş için üfürüleceği vakit bütün insanlar, vadesi belli bir günde hep birlikte toplanmış, haşredilmiş olacaktır. O vakit insanlar bu dehşetlerin etkisi ile en önemli bağ olan nesep bağlarını dahi unutacaklardır. Nesep bağı dışındaki bağlılıkların unutulması ise öncelikle söz konusudur. Kimse kimseye: Halin nedir? diye sormayacaktır. Çünkü herkes kendisi ile meşgul olacaktır. Acaba arkasından bedbahtlık söz konusu olmayan bir şekilde mutlu olacak mı? Yoksa arkasından mutluluğun söz konusu olmayacağı bir bedbahtlığa mı mahkum olacak? Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“O kulakları sağır edici (sura ikinci üfürüş) geldiği zaman. O gün kişi, kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve çocuklarından kaçar. O gün onlardan her birinin kendine yeter bir işi vardır.”(Abese, 80/33-37) 102. Kıyamet gününde sıkıntıları ağır, etkisi pek büyük bazı konumlar olacaktır. Kulun amellerinin birbirinden ayırt edildiği, amellerinin adaletle gözden geçirilip neyin lehine neyin aleyhine olduğunun tespit edildiği, hayır ve şer türünden zerre ağırlığı kadar olanların dahi ortaya çıktığı mizan/tartı buna bir örnektir. İşte “Kimlerin tartıları” iyilikleri kötülüklerine “ağır basarsa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Çünkü ateşten kurtulup cenneti hak etmişlerdir, güzel övgülere nail olmuşlardır. 103. “Kimin de tartıları” kötülükleri iyiliklerine ağır basarak “hafif gelirse” ve günahları kendisini çepeçevre kuşatırsa “işte onlar, kendilerini hüsrana sürükleyenlerdir” Bütün hüsranlar buna oranla hafiftir, kolaydır. Zira bu hüsran, pek büyük bir zarardır ve onun telafisi yoktur. Elden kaçırılanlar bir daha geri getirilemez. Ebedi bir zarar, sonu gelmez bir bedbahtlık... Kişi kendi öz nefsini dahi kaybetmiş olacaktır. Halbuki o, değerli nefsi sayesinde ebedi saadeti elde etme imkânına sahipti. Ancak o, kendi nefsine kerim olan Rabbin yakınında ebedi nimetlere nail olma fırsatını kaybettirmiştir. “ve cehennemde ebediyen kalacaklardır.” Oradan bir daha asla çıkamayacaklardır. Bu tehdit -az önce de belirttiğimiz gibi- günahları iyiliklerini çepeçevre kuşatmış olan kimseler içindir. Böyle bir kimse ise ancak kâfir kişidir. Buna göre bu kimse, iyilik ve kötülüklerin karşılıklı olarak tartılacağı bir hesaba tâbi tutulmayacaktır. Çünkü bunların iyilikleri yoktur. Ancak onların amelleri tek tek sayılacak, tespit edilecek ve onlar amellerinden haberdar edilecek, bu amelleri yaptıklarını ikrar ve itiraf edecekler, bu amelleri sebebi ile de rezil edileceklerdir. İmanın aslına sahip olmakla birlikte günahları çok olduğu için iyiliklerine ağır basan kimseler, cehennem ateşine girecek olsalar dahi orada ebediyen kalmayacaklardır. Nitekim Kitap ve Sünnetin nasları da buna delil teşkil etmektedir. 104. Daha sonra Allah, kâfirlerin kötü âkıbetlerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Yüzlerini ateş bürüyecektir.” Yani ateş, onları bütün yönlerinden kuşatacaktır. O kadar ki en şerefli azalarına dahi isabet edecek ve ateşin parça parça alevleri yüzlerin yakacaktır. “…dişleri sırıtacaktır.” Suratları asık bir hal almış; dudakları içinde bulundukları halin şiddetinden ve karşı karşıya kaldığı azabın büyüklüğünden dolayı yukarı doğru gerilmiş/çekilmiş olacaktır. 105. Onlara azarlama ve kınama üslûbu ile şöyle denilecektir:“Âyetlerim size okunuyordu da” onlarla imana ve üzerlerinde dikkatle düşünmeye çağırılıyordunuz “siz de onları” zalimlik ederek ve inatlaşarak “yalanlıyordunuz, öyle değil mi?” Halbuki bu âyetler, hakka ve batıla delâlet eden, kimin hak kimin batılın peşinde olduğunu açıkça ortaya koyan apaçık âyetler idi. 106. İşte o vakit onlar, ikrar ve itirafın fayda vermeyeceği bir zamanda zalimliklerini kabul edeceklerdir:“Rabbimiz, bedbahtlığımız bize galip geldi.” Zulüm, haktan yüz çevirmek, zararlı şeylere yönelip faydalı şeyleri terk etmekten kaynaklanan bedbahtlığımız bize baskın geldi. “Biz” işlerinde “sapmış bir topluluktuk.” Böylece kendilerinin zalim olduklarını kabul edeceklerdir. Yani biz, dünyada nereye gittiğini bilemeyen, yolunu şaşırmış, aklı başından gitmiş kimselerin yaptığını yapıyorduk. Nitekim bir başka âyette onların şöyle diyecekleri bize nakledilmektedir: “Eğer biz, dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık cehennemlikler arasında olmazdık. (el-Mülk, 67/10) 107. “Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (eski yaptıklarımıza) dönersek gerçekten biz (bu azabı hak etmiş) zalim kimseleriz, demektir.” Ancak onlar, bu sözlerinde de yalancıdırlar. Allah’ın buyurduğu gibi:“Eğer geri döndürülseler yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerler.”(el-En’âm, 6/128) Yüce Allah, onlara kendi lehlerine ileri sürebilecekleri hiçbir delil bırakmamış, aksine bütün mazeretlerini çürütmüştür. Dünya hayatında da onlara öğüt alabilecek kimsenin öğüt alabileceği, suçlunun suçundan vazgeçebileceği bir ömür yaşatmıştır. Yüce Allah, bu dileklerine cevap olarak şöyle buyurmaktadır: 108. “Yıkılın içerisine! Bana da bir şey söylemeyin artık.” Yüce Allah’tan esenlik dileriz; bu söz günahkâr kimselerin umutlarının yıkılması, azar, zillet, hüsran, her türlü hayırdan yana ümitlerinin kesilmesi, buna karşılık her türlü kötülük müjdesinin verilmesi muhtevasına sahip olan, günahkârların işitebileceği sözlerin kayıtsız şartsız en ağırı, en büyüğüdür. Rahim Rab’den gelen bu söz ve gazap, onlar için cehennem azabında çekecekleri sıkıntılardan daha ağır ve daha büyüktür. 109. Daha sonra Allah, onları bu azaba ulaştıran, ilâhi rahmetin kendilerine ulaşmasının önünü kesen hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Gerçek şu ki kullarım içinde: “Rabbimiz! Biz, iman ettik. Öyleyse bize mağfiret ve rahmet buyur. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın” diyen bir topluluk vardı.” Bu topluluk, salih amelleri gerektiren iman ile birlikte Rablerine dua edip mağfiret ve rahmetini diliyor, rubûbiyetini, onlara imanı lütfedişini, Rablerinin rahmetinin genişliğini, ihsanının genelliğini dile getirerek yalvarıp yakarıyorlardı. Bu buyrukların muhtevasında son derece alçakgönüllü olduklarına, Rablerinin huzurunda zilletle eğildiklerine, ona karşı kırık kalpleri ile yöneldiklerine, azabından korkup rahmetini ümit ettiklerine delil olacak ifadeler vardır. İşte bunlar, insanların efendileri ve en faziletlileridir. 110. Buna rağmen siz, ey bayağı kâfirler, kıt akıllı, kısır görüşlüler, “sizler ise onları alaya aldınız.” Onlarla o derece alay edip onları o derece hakir gördünüz, bu kıtakıllılıkla o kadar uğraşıp durdunuz ki “onlar(la meşguliyetiniz) size beni anmayı unutturdu. Siz onlara gülüp durdunuz.” İşte Rablerinin öğüdünü hatırlamalarını engelleyen ve unutturan şey, bu mü’minleri alaya almakla meşgul olmalarıdır. Aynı şekilde onların Rablerinin öğüdünü unutmaları da onları böyle bir alaya teşvik etmiştir. Bu işlerin her birisi diğerinin desteğidir. Bundan daha büyük bir küstahlık olabilir mi? 111. “Ben de bugün onları” huzuruma varıncaya kadar bana itaate ve sizin eziyetlerinize “sabretmelerine karşılık mükafatlandırdım: İşte kurtuluşa erenler onlardır” ebedi nimetlere kavuşmayı, alevli cehennem azabından uzak kalmayı hak etmişlerdir. Nitekim Yüce Allah:“İşte bugün, iman edenler o kâfirlere gülerler.”(el-Mutaffifin, 83/34) diye başlayan âyet-i kerimelerde de bu durumu dile getirmektedir. 112. “(Onlara:) “Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” buyuracak.” Yüce Allah, onları kınama anlamında, akılsız olduklarını belirtmek üzere onlara bu sözleri söyleyecektir. Çünkü onlar, dünyadaki bu kısacık süreleri zarfında kendilerini ilâhi gazap ve cezaya maruz bırakan her türlü kötülüğü kazandılar. Buna karşılık mü’minleri ebedi mutluluğa ve Rablerinin rızasına ulaştıran hayırları onlar kazanamadılar. 113. “Siz yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye kendilerine sorulacak soruya: “Bir gün yahut daha az kaldık... diyecekler.” Bu sözleri, dünyadaki kalış sürelerini oldukça kısa kabul etmeleri kanaatine dayalıdır. Orada kısa bir süre kaldıklarını bu söz ifade eder; ancak bu, gerçekten dünyadaki kalış sürelerinin miktarını tayin etmez. Onlar “sayanlara sor” diyeceklerdir. Yani kaldığımız süreyi sayı olarak tespit edenlere sor. Kendileri ise bunu saymakla uğraşmalarına imkân tanımayacak bir meşguliyet ve bir azap içerisinde bulunacaklardır. 114. Onlara: Sizler kaldığınız süreyi miktarı ile ister tayin edin, ister etmeyin fark etmez. Zira “siz ancak pek az bir süre kaldınız. Bunu bir bilmiş olsaydınız…”
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Âhirette Allah ile kulları arasında geçeceği bildirilen bu diyalog, zamanın göreceliğine işaret eden temsilî bir anlatımdır. Dünyadaki zaman kavramı dünyanın şartlarına bağlı bir algılama, zihnimizin oluşturduğu bir tasavvurdur. Burada, bu fâni âlem bitip de ebedî âleme geçince zaman tasavvurunun da değişeceği anlatılmaktadır. Tefsirlerde, “saymakla görevli olanlar”la meleklerin veya hesap ehli insanların kastedildiği belirtilir (Taberî, XVIII, 63; Kurtubî, XII, 162).
Mü'minûn Suresi 112. ayet tefsiri — El-Muhtasar fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Kerîm (Tefsir Merkezi)
Allah onlara şöyle diyecek: "Yeryüzünde kaç yıl kaldınız ve orada ne kadar vaktinizi zayi ettiniz?"