Diyanet İşlerien ayrışan
Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. O, bunu Peygamberin diğer bir eşine haber verince, Allah da Peygambere durumu bildirmiş, o da bir kısmını yüzüne vurmuş bir kısmını yüzüne vurmaktan geri durmuştu. Eşine, gizlice söylediği şeyibaşkasına nakletmiş olduğunu bildirince, eşi: "Bunu sana kim haber verdi?" demiş, o da: "Bana, herşeyi bilen ve herşeyden haberdar olan Allah haber verdi" demişti
Elmalılı Hamdi Yazır
Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü başkalarına haber verip Allah da bunu Peygamber'e açıklayınca, Peygamber (eşine) bir kısmını bildirmiş bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi: "Bunu sana kim söyledi?" dedi. Peygamber "Bilen, her şeyden haberi olan Allah bana söyledi." dedi.
Yaşar Nuri Öztürken ayrışan
Hani, Peygamber, eşlerinden birine bir sözü gizlice söylemişti. Sonra eşi bu sözü duyurup Allah da onu Peygamber'e bildirince, Peygamber sözün bir kısmını açıklamış, bir kısmından vazgeçmişti. Peygamber, sözü eşine bildirdiğinde o: "Bunu sana kim haber verdi?" demişti. Peygamber de: "O her şeyi bilen, her şeyden haberi olan bana bildirdi." diye cevaplamıştı.
Süleyman Ateş
Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü (başkasına) haber verip, Allah da peygamberi, eşinin bu davranışına muttali kılınca (Peygamber, eşine) o(söylediği)nin bir kısmını bildirmiş (şunları şunları filana söyledin demiş), bir kısmından da vazgeçmişti. (Peygamber) Bunu eşine haber verince eşi: "Bunu sana kim söyledi?" dedi (Peygamber): "(Herşeyi) Bilen, haber alan (Allah) bana söyledi" dedi.
TEFSİR · Teysîru'l-Kerîmi'r-Rahmân (Abdurrahman es-Sa'dî)
1- Ey Peygamber! Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 2- Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır. Allah mevlânızdır. O, Alimdir, Hakîmdir. 3- Hani Peygamber, eşlerinden birine (Hafsa’ya) gizli bir söz söylemişti de o eşi de bu sözü (Aişe’ye) bildirmişti. Allah, Peygamber’i bu (ikisi arasında geçen konuşmadan) haberdar edince o, bu konuşmanın bir kısmını (Hafsa’ya) bildirmiş, bir kısmından da vazgeçip söylememişti. Peygamber, bu durumu eşine haber verince o:“Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da:“Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi” dedi. 4- Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ); çünkü kalpleriniz sapmıştır. Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz (bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır. 5- (Ey Peygamberin eşleri!) Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı olan, müslüman, mümin, itaatkar, tevbe eden, çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire eşler verir.
(Medine’de inmiştir. 12 âyettir)
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.
1. Bu buyruklar, Yüce Allah'tan peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir azar/sitemdir. Çünkü o, malum bir olay dolayısı ile eşlerinden birisinin gönlünü hoş etmek kastı ile cariyesi Mâriye’yi yahut da bal şerbeti içmeyi kendisine haram kılmıştı. Bunun üzerine Yüce Allah da bu âyetleri indirdi:“Ey Peygamber!” Ey Allah’ın kendisine peygamberlik, risâlet ve vahiy nimetini verdiği kişi! “Hanımlarını hoşnut etmek için Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram edersin?” Allah’ın sana ve ümmetine nimet olarak ihsan ettiği hoş ve temiz şeyleri bu şekilde haram kılmak sureti ile zevcelerinin hoşnutluğunu gözetme yoluna niye gidersin? “Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Bu buyruk, Yüce Allah’ın Rasûlü’nü bağışlamış olduğunu, kınamayı ondan kaldırdığını ve ona merhamet eylediğini açıkça göstermektedir. Ondan sadır olan bu haram kılma da bütün ümmet için genel bir hükmün konmasına vesile olmuştur. Zira Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
2. “Allah (gerektiğinde) yeminlerinizi bozmayı size meşru kılmıştır.” Bu, bütün mü’minlerin yeminleri hakkında geçerlidir. Yani Yüce Allah, sizlere yemininizi bozmadan önce ondan nasıl döneceğinizi ve yemininizi bozduktan sonra da nasıl keffârette bulunacağınızı belirleyip hükme bağlamıştır. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda gösterdiği şekilde olur:“Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez... Bu (yeminin) kefâreti, ailenize yedirdiğinizin orta yollusundan on fakiri doyurmak veya onları giydirmek yahut bir köle azat etmektir. Fakat kim bulamaz ise üç gün oruç tutsun. İşte yemin ettiğiniz takdirde (ondan dönecek olursanız) yeminlerinizin keffareti budur.”(el-Mâide, 5/87-89) Buna göre ister yiyecek, ister içecek, ister cariye gibi Allah’ın helâl kıldığı bir şeyi kendisine haram kılan yahut da bir işi yapma veya terk etme konusunda Allah adına yemin eden bir kimse daha sonra yemini bozarsa veya bozmak isterse burada sözü geçen keffâreti yerine getirmelidir. "Allah mevlânızdır.” Yani işlerinizi idare eden, din ve dünya ile ilgili hususlarda sizden kötülükleri giderecek şekilde en güzel yolla sizi görüp gözeten O’dur. Bundan dolayı O, sorumluluktan kurtulabilmeniz için gerektiğinde yeminlerinizden dönmeyi size meşru kılmış ve yolunu belirlemiştir. “O Alimdir” O’nun ilmi, sizin içinizde sakladıklarınızı da dışa vurduğunuzu da kuşatır. “Hakîmdir.” O, yarattıkları hakkında verdiği bütün hükümlerde hikmeti sonsuz olandır. Bundan dolayı maslahatlarınıza uygun, hallerinize münasip olduğunu bildiği hükümleri sizin için teşrî’ buyurmuştur.
3. “Hani Peygamber eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti...” Müfessirlerin çoğuna göre bu, mü’minlerin annesi Hafsa radıyallahu anha’dır. Peygamber ona gizlice bir söz söylemiş ve bu sözü kimseye bildirmemesini istemişti. O da bunu Aişe radıyallahu anha’ya anlatmıştı. Allah da onun Aişe’ye açtığı bu haberi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bildirmiş, Peygamber de Hafsa radıyallahu anha’ya söylediklerinin bir bölümünü aktarmış, müsamahakârlığı ve lütfu dolayısı ile de onun söylediklerinin bir bölümünü de ona bildirmemişti. Hafsa radıyallahu anha ona:“Bunu” yani bizden başkasının duymadığı bu haberi “sana kim haber verdi? dedi. O da: Her şeyi bilen” gizliyi ve açığı bilip hiçbir şey kendisine gizli saklı kalmayan “ve her şeyden haberdar olan bana haber verdi, dedi.”
4. “Eğer ikiniz de Allah’a tevbe ederseniz (ne âlâ)” Burada hitap, Peygamber efendimizin şerefli iki zevcesi Hafsa ile Aişe radıyallahu anhuma’yadır. İkisi de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in, sevdiği bir şeyi kendisine haram kılmasına sebep olmuşlardır. Allah bundan dolayı onlara tevbe etmelerini tavsiye etmekte ve bu sebeple onları azarlamaktadır. Kalplerinin de kendilerine yakışan halden sapmış olduğunu onlara bildirmektedir. Onlara yakışan hal, takvalı olmak, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı göstermek, ona karşı edepli davranmak ve hoşnut olmayacağı işlerden uzak durmaktır. "Şâyet onun aleyhine birbirinize yardım ederseniz” ona ağır gelen hususlar üzerinde birbirinizle yardımlaşır ve bu haliniz devam ederse “(bilin ki) onun dost ve yardımcısı Allah'tır, Cebraildir ve salih mü’minlerdir. Ayrıca melekler de onun yardımcısıdır.” Yani bunların hepsi, Allah Rasûlünün yardımcılarıdır, ona destek verenlerdir. Bunların yardımını alan bir kimse ise şüphesiz zafere ulaşır. Ona karşı çıkanlar, kim olursa olsun yardıma mazhar olmazlar, yenik düşerler. İşte bu gerçek, peygamberlerin efendisi için büyük bir fazilet ve şereftir. Çünkü Yüce Allah, hem kendi kerim zatını hem de yarattıklarının ne seçkinlerini bu şerefli Rasûle yardımcı kılmıştır. Yine bu buyrukta -açıkça da anlaşıldığı üzere- o şerefli iki hanım, tutumlarını sürdürmekten sakındırılmaktadırlar.
5. Yüce Allah, kadınlara çok ağır ve çok zor gelen bir hal ile yani boşanma ile onları uyararak şöyle buyurmaktadır:“Eğer o, sizi boşarsa Rabbi, sizin yerinize ona sizden daha hayırlı… eşler verir.” Yani ona karşı üstünlük taslamaya kalkışmayın. Çünkü o, sizi boşayacak olursa herhangi bir darlık ile karşılaşmaz, size mecbur da değildir. O, hem dinleri hem güzellikleri itibari ile sizden daha hayırlılarını bulabilir ve Allah, sizin yerinize ona daha hayırlı eşler verebilir. Bu ifade, var olmayan ve var olması da gerekmeyen bir şarta bağlı olan ifadeler kabilindendir. Zira Peygamber onları boşamamıştır. Ama boşayacak olsa idi Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde bu tür faziletlere sahip eşleri olurdu. "müslüman, mümin” Yani hem dinin açık şer’î hükümlerini yerine getirmek anlamına gelen İslâm, hem de dinin akaid ve kalbî amelleri gibi gizli şer’î hükümlerini yerine getirmek demek olan iman vasfına sahip olan eşler; “İtaatkar” sürekli itaatte bulunan, “tevbe eden” Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden dönen, yani hem Allah’ın sevdiği şeyleri yerine getirme hem de Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden tevbe etmek sıfatına sahip olanlar; “çokça ibadet eden, oruç tutan, dul ve bakire” yani bir kısmı dul, bir kısmı bakire olan ki böylelikle Peygamber istediği şekilde eşlere sahip olur. Onlar -Allah hepsinden razı olsun- bu uyarı ve tehdidi işitince Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i razı etmeye yöneldiler ve bu hususta ellerini çabuk tuttular. Böylelikle bu vasıflara sahip olmuş ve mü’min hanımlarının en faziletlileri olmuşlardır. Bu da Allah'ın, Rasulü için ancak en mükemmel ve en üstün olan şeyleri tercih ettiğine delildir. Allah, Rasulü için zikri geçen eşlerin onun yanında kalmasına razı olduğuna göre bu, onların kadınların en hayırlıları ve en üstünleri olduğuna delildir.
TEFSİR · Kur'an Yolu Tefsiri (Diyanet İşleri)
Bu âyetlerin iniş sebebi olarak tefsir ve hadis kaynaklarında zikredilen olaylarla ilgili rivayetler ayrı ayrı ele alındığında konuya ışık tutar nitelikte olmakla beraber, Taberî’nin belirttiği üzere âyetlerin ifadesine bağlı bir yorum yapmak daha isabetli görünmektedir. Buna göre 1. âyetten çıkan mâna şudur: Hz. Peygamber esasen helâl olan bir şeyi kendisine yasaklamıştı; Allah Teâlâ tarafından, eşlerinin hatırına veya onlar sebebiyle kendisini böyle bir mahrumiyete itmesinin doğru olmadığı bildirilmiş, 2. âyette de böyle bir karar yemin eşliğinde verilmiş olsa bile, üzerinde sebat edilmesi uygun olmayan yeminlerden vazgeçip kefâret ödeme tarzında şer‘î bir yol bulunduğu hatırlatılmıştır (bk. Mâide 5/89). Yasağın konusu câriyesine yaklaşmama, bir şeyi yememe veya içmeme olabileceği gibi başka bir şey de olabilir. Hz. Peygamber’in kendisi için koyduğu bu yasak kararını alırken yemin edip etmediği kesin olmamakla beraber yemin ettiğine dair bazı rivayetler bulunmaktadır. Bunlarda geçen “îlâ” kelimesi bir kısım âlimlerce Bakara sûresinin 226. âyetinde geçen anlamıyla belirli süre eşlerine yaklaşmama yemini olarak, bazılarınca ise mutlak anlamda bir yemin olarak anlaşılmıştır. Bu âyetlerin inmesini takiben Resûlullah’ın yemin kefâreti ödeyip ödemediği kesinlik taşımamaktadır; ödediğine dair rivayet de farklı biçimlerde (dinî vecîbe olan yemin kefâreti, ihtiyaten yaptığı bir tasadduk veya bir şükran ifadesi olabileceği şeklinde) değerlendirilmiştir. 3. âyette sözü edilen eşlerle ilgili rivayet farkları bulunmakla beraber, kendisine sır verilen eşin Hz. Hafsa, bu sırrın kendisine açıldığı eşin Hz. Âişe; dolayısıyla 4. âyette kendilerine hitap edilen iki hanımın bunlar olduğu genellikle kabul edilir (bk. Taberî, XXVIII, 155-159; Elmalılı, VII, 5084-5116; Derveze, X, 143-149).
Elmalılı, konuya ilişkin rivayetleri tahlile tâbi tuttuktan sonra ulaştığı sonuç özetle şöyledir: Hz. Peygamber’in, eşlerinden birine sır olarak söylediği bir sözü o tamamen koruyamamış, yine Resûlullah’ın eşleri içinden en çok samimi olduğu birine çıtlatmış, bundan haberdar olan Hz. Peygamber ona sitem etmiş, bunun üzerine ikisi birbirine arka çıkıp kendisinden bazı maddî taleplerde bulunarak diğer eşlerini de ilgilendirecek tarzda bir dayanışma içine girmişlerdi. Bu durum karşısında Resûlullah, hem dünya hayatının kendi nazarındaki önemsizliğini anlatmak hem de ailesine karşı eğitici bir tedbir uygulayarak onların gerçek iradelerini yoklamak üzere mûtat aile hayatını terketti, dargın bir halde onların odalarında bulunmak yerine îlâ yemini yapıp kendine ait odasında bir ay uzlete çekildi. Resûlullah’ın bazan itikâfa çekilmek sünnet-i seniyyelerinden olduğu için başlangıçta bu durum fark edilmedi. Fakat bir süre sonra ezvâc-ı tâhirâtın hepsi Resûlullah’ı gücendirmiş olmak endişesiyle hüzünlendiler ve odalarında ağlaşmaya başladılar. Böylece “Peygamber bütün eşlerini boşamış” diye bir söylenti yayıldı ve sahâbe-i kirâmı bir telâş sardı. Buna karşılık o sıralarda ortalıkta, Suriye tarafında Bizans hâkimiyeti altında yaşayan hıristiyan Araplar’dan Gassânîler’in müslümanlara karşı savaş hazırlığı içinde bulundukları haberi dolaştığından, münafıklar bu yeni gelişmeden büyük memnuniyet duydular. Hz. Peygamber uzlete çekilişinin 29. gününün bitiminde eşlerine döndü; onun eşlerini boşamadığı haberini de sevinç içinde Hz. Ömer duyurdu. Sûrenin asıl nüzûl sebebi bu îlâ yeminidir, anlatılan diğer olaylar ise buna götüren sebep ve mukaddimeler olmalıdır (VII, 5084-5085, 5094, 5113, 5115).
Bizzat Hz. Peygamber’in hayatından örnek gösterilmesi gereğine binaen belirli olaylara gönderme yapan somut anlatım üslûbunun seçildiği bu âyetlerle kuşkusuz o sırada yaşanan bir probleme çözüm getirilmiş ve âyetlerin nüzûlü örnek neslin yetiştirilmesinde etkili olmuştu. Fakat öyle görünüyor ki burada verilmek istenen kalıcı mesaj şu iki ana noktada toplanmaktadır:
a) Peygamberliğin mahiyeti: Resûl-i Ekrem’den önceki peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Îsâ’nın mesajının doğru algılanmayıp peygambere tanrılık yakıştırılması, gerek onun müntesipleri gerekse başka bazı dinlerde kendilerini toplumdan soyutlayan ruhanîler sınıfı oluşup bunların Tanrı adına otorite kullanır hale gelmeleri Kur’an’ın eleştirdiği bir olgu idi ve Hz. Peygamber de ümmetinin benzer duruma düşmemesi için uyarılar yapıyordu. Resûlullah’ın omuzlarındaki ulvî görevin tamamlanmasına artık fazla zaman kalmadığı bir sırada, bu âyetlerde onun beşerîlik yönünün ve vahyin kontrolü dışında kalabilecek dinî nitelikte bir tasarrufunun olamayacağının özel olarak vurgulanması bu açıdan ayrı bir önem taşımaktaydı. İlk âyette “ey Peygamber” diye hitap edilerek onun vahiy alma özelliği, Kur’an’ı tebliğ ve açıklama görevi açık biçimde belirtildiği gibi, “Allah’ın sana helâl kıldığını (...) niçin kendine haram kılıyorsun?” mealindeki ifade ile de bir yandan onun bu özelliği sebebiyle dinî içerik taşıyan davranışlarının, çevresinde nasıl algılanacağına, diğer yandan ise esasen onun da bir beşer olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir başka anlatımla, âyetteki fiil (meselâ, A‘râf 7/32; Tevbe 9/37 âyetlerinde olduğu gibi), dinî bir terim olan “haram kılma”yı ifade etmemekte, hele Hz. Peygamber’in Allah’ın helâl kıldığını değiştirme teşebbüsünde bulunup da vahyin bunu düzelttiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Sözün akışı, bağlamı ve nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylar Resûlullah’ın bir beşer olarak kendisi için koyduğu geçici bir yasağın söz konusu olduğunu ama âyetin bunun yanlış anlaşılmasına karşı bir önlem olarak geldiğini göstermektedir. Burada “eşlerini hoşnut etmek arzusuyla” şeklinde bir kayda özel olarak yer verilmesi de bu anlamı daha belirgin hale getirmektedir. 2. âyette gerekli durumlarda yeminin bozulmasına ilişkin hükmün Allah’a izafe edilmesi de peygamberin kendiliğinden bir hüküm koymasının söz konusu olamayacağının ve asıl teşrî iradesinin yüce Allah’a ait olduğunun ayrı bir ifadesidir.
b) Aile sorumluluğunun önemi ve çok eşlilik hükmü: Kur’an’ın ilk muhatapları olan toplumun realitesinden hareketle ve istisnaî durumlarda uygulanmak üzere dört sayısıyla sınırlandırılarak birden fazla kadınla evlenmeye müsaade edilmiş, haksızlık etme endişesinin bulunması halinde tek kadınla yetinme emredilmiş ve ardından, “Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır” buyurularak hükmün gerekçesi açıklanmıştı (Nisâ 4/3). Konumuz olan âyetlerde, “Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz” meâlindeki âyette ifadesini bulan (Nisâ 4/129) insanî realitenin çok açık bir ispatı olarak Resûlullah’ın aile hayatından bir örnek verilmekte ve aile hayatının kendine özgü zorluklarına işaret edilmektedir. Bazı hikmetlere ve sosyal sebeplere binaen hayatının belirli bir döneminden sonra çok kadınla evli olması uygun görülen Hz. Peygamber’in dahi bir insan olarak bu hakikati bertaraf etmesinin mümkün olmadığı ortaya konmakta, dolayısıyla birden fazla kadınla evlenebilme hükmünün amacı üzerinde dikkatle düşünülmesi gerektiği mesajı verilmektedir. Nitekim Resûlullah’ın yeme içme, aile hayatı, yaşama gibi eylem ve özellikleri onun beşerî yönüyle ilgili olduğu için kendisinden olağan üstü yollarla insanın doğasındaki bu gerçeği aşması istenmemiş; sadece, şu meâldeki âyette eşlerinin aklına ve gönlüne hitap ederek bulundukları konumu hatırlatması ve bu konuda bir tercih yapmalarını istemesi uygun görülmüştü: “Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım. Yok eğer Allah’ı, resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır” (ayrıca bk. Ahzâb 33/28-29). Hz. Peygamber’in özel hayatına ilişkin bu örneğin tamamlanmasının hemen ardından 6. âyette bütün müminlere hitaben soyut bir uyarı ifadesine yer verilmesi de, söz konusu örneğin asıl mesajlarından birinin aile sorumluluğunun ağırlığını belirtmek olduğunu göstermektedir. Konumuz olan âyetlerin nüzûl sebebi olarak aktarılan olayların, Hz. Peygamber’in eşleri arasında kıskançlık sâikiyle çıkan bir tatsızlığın veya kendisinden daha müreffeh bir hayat istemelerinin onu üzmesi yüzünden, kendisi hakkında böyle bir yasak kararı verdiği noktasında birleştiği dikkate alınırsa, birinci sebebin çok eşlilik, ikinci sebebin de hemen bütün aile ilişkileri bakımından bütün zamanlar için geçerli olan hayat standardını yükseltme ve refah seviyesini geliştirme arzusu şeklinde iki temel problemle ilgili olması dikkat çekicidir.
Resûl-i Ekrem’in peygamberlik sıfatının gereklerine uymayı yani tebliğ ettiği hükümleri benimsemeyi Allah’a itaat kapsamında değerlendiren pek çok âyet bulunduğu gibi, beşer olduğunu hatırlatan âyetlerin onun sıradan bir insan olduğu biçiminde anlaşılmaması ve örnek kişiliğinin göz ardı edilmemesi için de Kur’an’da ve hadislerde birçok uyarı ifadesi yer alır. Bu sûreye mushaf sıralamasında, evliliğin sona ermesini belirli kurallara bağlayan Talâk sûresinden sonra yer verilmesi de Resûlullah’ın bu konudaki örnek konumuyla ilgili özel bir anlam taşımaktadır. Şöyle ki, Talâk sûresinin ilk âyetinde açıklandığı üzere orada sûreye “ey Peygamber” şeklinde başlanmakla beraber çoğul zamirler kullanılarak müminlere hitap edilmiş ve mecbur kalınıp evlilik birliğine son verilmesi halinde uyulması gereken hükümlerden söz edilmişti. Burada ise 5. âyette, eşlerine hitap edilerek “Eğer sizi boşayacak olursa, rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi (...) eşler verebilir” buyurulurken bizzat Hz. Peygamber’in evlilik hayatından söz edilmekte, ama “boşayacak olursa” şeklinde varsayım içeren bir ifadeye yer verilmektedir. Bu, –tarihî bilgilerin de desteklediği üzere– göreviyle ilgili hikmetler gereği çok sayıda kadını nikâhı altında bulunduran ve iyi bir eş olma hususunda da müminlerin nazarında model şahsiyet olan Hz. Peygamber’in bütün zorluklara rağmen boşama yoluna hiç gitmediğini ortaya koymaktadır.
2. âyetteki farada fiili hem “farz kıldı, gerekli kıldı” hem de “açıkladı” anlamına geldiği için, “Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşrû kılmıştır” şeklinde çevirdiğimiz cümleyi, “Yeminlerinizi bozup kefâretini vermenizi emretmiştir” veya “Yeminlerinizi nasıl çözeceğinizi açıklamıştır” şeklinde anlamak mümkündür (Râzî, XXX, 43). Buradaki tehılle kelimesinin “çözme” anlamından başka bir de “yemininden istisna etme” anlamı vardır (Zemahşerî, IV, 113-114). Öte yandan fıkıh âlimleri kişinin esasen helâl olan bir şeyi kendisine yasaklamasının kefâret gerektiren bir yemin sayılıp sayılmayacağını tartışmışlar ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır (bk. Şevkânî, V, 288; İbn Âşûr, XXVIII, 348-349).
3. âyette belirtildiği üzere Hz. Peygamber Allah tarafından bildirilen ifşa konusunu, eşini mahcup düşürmemek için kısmen anlatmıştı. Bir kısmını anlatması ise bu konuda yapılacak ilâhî uyarı için yerine getirilmesi gereken bir görev haline gelmişti. Bu âyetteki anlatıma dikkat edildiğinde, Resûlullah’ın davranışlarının –diğer alanlarda olduğu gibi– aile hayatında da sunilikten uzak olduğu ve iyi bir eş olma özelliğini öne çıkaran bir tavır sergilediği gözden kaçmamaktadır. Peygambere eş olma şerefini taşıyan bir hanımın bile bir an için onun Allah’tan vahiy aldığını unutup, “Bunu sana kim haber verdi?” diye sorması bunu açıkça göstermektedir.
Bu âyette atıfta bulunulan olay vesilesiyle, sır verme konusunda titiz davranmak gerektiği, sır saklama konumunda olanların da ağır sorumluluk altında bulundukları dolaylı biçimde ifade edilmiş olmaktadır. İslâm ahlâkında sır saklamaya “ketum olmak” denir. Ahlâk kitaplarında sır saklamanın başlıca iki şeklinden söz edilir: a) Bir kimsenin kişisel sırlarını gizli tutup başkalarına söylememesi, b) Kendisine güvenilerek sır verilen kimsenin bu sırrı, sır sahibi açıklamaya izin vermediği sürece, kendi sırrı gibi gizli tutması. İslâm ahlâkçıları sırrı bir tür emanet, onu başkalarına duyurmayı (ifşa etmeyi) emanete hıyanet saymışlardır. Saklanmayan sırlar yüzünden nice kanlar döküldüğüne ve nice ümitlerin boşa gittiğine dikkat çeken Mâverdî, insanın sırrını saklamasının hayatındaki en önemli başarı ve esneklik sebeplerinden biri olduğunu belirtir ve Hz. Ali’nin şu özdeyişini aktarır: “Sırrın senin esirindir; sırrını açıkladığın takdirde sen onun esiri olursun” (bilgi için bk. Mustafa Çağrıcı, “Sır”, İFAV Ans., IV, 118-119).
Bu âyette değinilen sırrın ne olduğu konusunda genellikle âyetlerin nüzûl sebebi olarak zikredilen olaylara bağlı (Resûlullah’ın câriyesi Mâriye’ye yaklaşmayacağı veya bir daha kıskanılan eşinin yanında bal şerbeti içmeyeceği, kendisinden sonra hilâfete kimin geleceği hususunda) açıklamalar yapılır. Bize göre âyet karı koca arasında kalması gereken bir sözle ilgili olup ne o eşin isminin ne de bu sözün neden ibaret olduğunun açıklanması amaçlanmadığı için Allah Teâlâ âyette onun ismini ve bu sözün ne olduğunu bildirmeyip aile arasındaki bu gibi sırları bilenlerin dahi ifşa etmemeleri yönünde uyarıda bulunmuştur.
4. âyetin “iyi müminler” diye çevrilen kısmıyla sahâbe büyüklerinden bazılarının kastedildiği yorumları yapılmışsa da birçok müfessir mânayı sınırlandırmanın isabetli olmayacağını belirtmiştir (bk. İbn Atıyye, V, 332). 4 ve 6. âyetlerde melek inancına güçlü vurgular yapılmış olması, sır saklama temasının sûrede ağırlıklı bir yere sahip olmasıyla ilişkilendirilebilir. Şöyle ki, bütün söz ve davranışlarının kayda geçirilmesi için görevlendirilmiş ama göremediği varlıklar bulunduğuna inanan kişi, kendisine verilen bir sırrı –sır sahibinin bilemeyeceği şekilde bile olsa– yaymaktan ve emanete hıyanet etmekten daha fazla çekinir ve bu konuda daha dikkatli davranır. Bununla birlikte, meleklerin Allah tarafından görevlendirilmiş varlıklar olduğuna dikkat çekmek üzere önce O’nun dost ve hamiliğinden söz edilmiş, 6. âyette de onların ilâhî buyruklara asla karşı gelmedikleri hatırlatılmıştır (melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Cebrâil hakkında bilgi için bk. Bakara 2/87, 97-98; 5. âyette geçen ve “dünyada yolcu gibi yaşayan” şeklinde çevrilen sâihât kelimesi hakkında bk. Tevbe 9/112. İbn Âşûr bu gruptaki âyetlerle ilgili tahliller yaparak, aile eğitimi, muaşeret kuralları ve öğüt bağlamında çıkarılabilecek mânalar üzerinde ayrı ayrı durur, bk. XXVIII, 346 vd., özellikle 350-351).